Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SUALLER - CEVABLAR

"Dârülislâm-Dârülharb" kelimesi için sonuçlar gösterilmektedir
Sual:
Dârülharbde kaçak elektrik kullanmak câiz midir?

Cevap;
İbn Âbidin diyor ki: “Bir topluluktan, haksız yere bir vergi, haraç veya rüşvet istenirse; kendine düşeni vermek câizdir. Vermeyip, bunu kendisinden def etmek daha iyidir. Çünki zulmü hususunda zâlime yardım sayılır. Elverir ki bu durumda kendisine düşen hisse ötekilere yüklenmesin. Yani bir köye beşyüz altın haksız vergi konulsa, o köy halkından her biri bu vergiye iştirak etmek zorundadır. Çünki vergi maktudur ve vermeyenlerin hissesi diğerlerine yüklenecektir. Maktu değil de, şahıslar üzerine konulan haksız vergiyi, sahte para ile ödemek veya üzerinden herhangi bir şekilde atmak câizdir”. Elektrik şirketleri harcadıkları parayı abonelere yüklediği için, kaçak elektrik kullanmayıp abone olanlar, hem kendi sarfiyatların, hem de kaçak kullananlarınkini ödemek mecburiyetinde kalıyor. Bu sebeple kaçak elektrik kullanmak câiz değildir. Muayyen sayıda kişinin kazanacağı imtihanlarda kopya çekmek de buna benzer.
21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:
Bir Müslüman, Müslümanların hâkimiyetinde olmayan bir ülkede yaşayabilir mi? İslâm ülkesine göçmek zorunda mıdır?

Cevap;
İbn Âbidîn hazretleri diyor ki: Bir İslâm ülkesi, gayrımüslimler tarafından işgal edilse ve işgalcilerin tayin ettiği hâkimler, burada İslâm ahkâmını tatbik ediyorsa, orası İslâm ülkesi olarak kalmaya devam eder. Burada yaşayan müslümanlar kendi aralarından birini müftü, emîr, hâkim tayin ederler ve bu kimse ahkâm-ı islâmiyeyi icrâ eder. Buna da imkân olmazsa, orası İslâm ülkesi olmaktan çıkar ve müslümanlar için esâret statüsü söz konusu olur. Esâret hayatında, esîrler, her istediği zaman oradan çıkmaları mümkün olan müslüman müste’menler gibi değildir. Orada müslüman olan kimselere benzerler. Bunların tâbi olduğu hükümler, İslâm ülkesinde yaşayan müslümanlardan biraz farklıdır. Meselâ bunlar hakkında had ve kısas cezaları tatbik olunmaz. Abdülganî Nablusî de, “Bu durumda, yani başta müslüman idarecilerin bulunmadığı esâret durumunda, hâkimin hükmüne gerek olan yerlerde, meselâ yetimlerin evlendirilmesi, mallarının idaresi, nikâhda tefrike karar verilmesi, müşterek mülkde tamire karar verilmesi gibi hallerde, halkın ulemâya tâbi olması gerekir. Nitekim o beldede bulunan sâlih bir din adamı, müslümanları idare eder, bu gibi hukukî meseleleri çözer, böylece hâkim (kâdı) vazifesi görmüş olur” diyor (el-Hadîkatü’n-Nediyye). İsmail Hakkı Bursevî der ki: Bir şehirde şer’ ile ikâmet mümkin olmıycak, oradan şehr-i âhere hicret gerekdir. Yani bir beldede ahkâm-ı islâmiyeye uyarak oturmak mümkün olmazsa, başka beldeye hicret edilir. (Kenz-i Mahfî, Mebhas-i sâmin sonu.) Nitekim Hazret-i Peygamber, Mekke’de müşriklerin baskıları dayanılmaz hale geldiği bi’setin beşinci yılında, ilk Müslümanlara, Hıristiyan bir hükümdarın hâkim bulunduğu Habeşistan’a hicret etmelerini söylemiş; bunlar Habeşistan’da birkaç sene rahat yaşamışlardı. Yine Hazret-i Peygamber, Sahâbe’den Huzeyfe’ye, fitne zuhurunda, müslümanların cemaati ve hükümeti bulunmadığı zaman, gerekirse dağda yaşayıp insanların arasına karışmamasını emr buyurmuştur. Bütün bunları nazar-ı itibare alan İslâm uleması, “Bid’at ve fıskın çoğaldığı yerlerde oturmak nehyolundu. Dinini muhafaza için hicret eden Cennet ile müjdelendi. Bir mahallede sâlih kimse kalmayıp, fesad ve bid’at artınca, tatlı dille de olsa kendisini koruyamıyorsa, dinini izhar edemiyorsa, mahkeme vâsıtasıyla da kendisini koruyamıyorsa, evine çekilir, insanların arasına karışmaz. Evine de saldırılırsa, başka mahalleye hicret etmek veya böyle bir şehirden başka şehre hicret etmek gerekir. Bütün şehirlerde, müslümanlara saldırılıyorsa, başka İslâm ülkesine hicret edilir. İslâm devleti yoksa, insan haklarına riayet edilen, ibâdet etmek serbest olan bir kâfir memleketine yerleşmek lâzım olur” demişlerdir. İngiltere, Kanada ve Birleşik Amerika gibi insan haklarına saygı gösteren ülkelerde, hatta Yahudîlerin hâkim olduğu İsrâil’de yaşayan müslümanların, adına İslâm ülkesi denilen bazı Arap ve Afrika devletlerindeki dindaşlarından çok daha rahat yaşadıkları ve dinlerini izhâra kâdir oldukları malumdur.
21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:
Cuma namazından sonra zuhr-ı âhir denilen namaz bid’at mıdır? Kılınmasa olmaz mı?

Cevap;
Cuma günleri zuhr-ı âhir (âhir zuhr, son öğle) denilen namazın kılınması zaruret sebebiyle kabul edilmiştir. Çünki Cuma namazının sahih olabilmesi için, namazın kılındığı yerin şehir olması, namazı sultanın veya nâibinin kıldırması gibi şartların yanında, bu namazın bir beldede tek bir câmide kılınması gerekir. Bunun için Anadolu’da Cuma namazları şehir ve kasabaların Câmi-i Kebîr (Ulu Câmi) adı verilen en merkezî büyük câmiinde kılınırdı. Rivâyete göre, İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe, Cuma günleri Dicle üzerindeki köprüyü kaldırtır, böylece Bağdad iki şehir hâlini alarak her birinde Cuma namazı kılınırdı. Sonraları şehirlerin büyümesi ve müteaddid câmilerde Cuma namazı kılınmaya başlanması üzerine ulemâ Cuma namazının sahih olmaması tehlikesine binâen o günki öğlenin farzı yerine geçecek “zuhr-ı âhir” adıyla dört rek’atlık namaz kılınmasını ictihad etmiştir. Dârülharbde Cuma namazı farz olmamakla beraber Müslümanlar toplanıp kılarsa, sahih olur. Bunu da özürsüz terk etmek câiz olmaz. (İbn Âbidîn).
21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:
Bir kimse borçlusunu kumar masasında görse, önünde kazandığı paraları alacağına mahsuben alsa câiz olur mu?

Cevap;
İçinde kendi parası da olduğu ve mülk-i habis olduğu için alabilir. Kaldı ki, dârülharbde harbîlerden rızâsı ile mal çekmek câizdir.
21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:
Bir Müslümanın kâfirlere domuz eti ve şarap satması caiz midir?

Cevap;
Dârülislâmda müslümana ve kâfire domuz eti, leş, şarap satamaz. Çünkü Müslüman için bunlar mal değildir. Dârülharbde bunları kâfire satmak İmam Ebu Hanife’ye göre câiz ise de, iş haline getirmek müslümana yakışmaz.
21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:
Araba çarpıp öldürdüğü adama mahkeme tazminat hükmetti. Nasıl paylaşılır?

Cevap;
Dârülharbde yaşayan bir müslüman bir başka müslümanı amden veya hatâen öldürse, kendisine ne kısas, ne diyet gerekir. İmameyn ve üç mezhebe göre diyet verir. Bu kavle göre diyeti almak câiz olur. İmam Şâfiî’ye göre de kısas veya diyet ile mes’uldür. (İbn Âbidîn, Müstemenin hükümleri babının sonu.) Alınan diyet şer’î vârislerine ait olup, ferâiz ahkâmına göre tevzi olunur.
21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:
Bakkallarda akıllı, fakat bâliğ olmamış çocuklara şeker, çikolata gibi satışlar yapmakta bugün için zaruret var mıdır? Yahut yapmazsa fitneye sebebiyet verir mi?

Cevap;
Bülûğa ermemiş akıllı çocuğa pirinç, ekmek gibi şeyleri bakkalın satmasında mahzur yoktur. Velisinin gönderdiğine delâlet eder. Ama şeker, çikolata gibi şeyler alıyorsa satılmaz. Çünki bunları kendisinin kendi malından aldığı anlaşılır ve velisinin izninin olmadığına delâlet eder. Ama velisi telefonla veya imzalı pusula yazarak iznini beyan etmişse veya önceden “Bu çocuk ne alırsa satabilirsin!” diye umumî izin vermişse olur. Gelen çocuğu reddetmek her zaman mümkün olamayacağı için, dârülharbde bey ve şiraya uymadan alışveriş yapmak İmam Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre câiz olduğundan, bu zamanda böyleleri ile bu gibi alış-veriş yapmak ihtiyaç hâlinde câiz olabilir.
21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:
Tefecilerin yaptıkları iki iş meşhurdur. Birincisi, belli miktar alacağı, alacaklıdan daha düşük fiyata satın alıp, bunların tahsilâtını yapmak; ikincisi, ödünç verip, vâdesinde fâizi ile almaktır. Bu şartlarda tefeci avukatı olmak câiz midir? Bazı büyük şirketler sadece birincisini yapıyorlar. Bunların avukatlığını yapmak câiz midir? Yanında çalışılan avukat bu tip işlerin takibatını yaparsa, bu işleri takip etmek câiz midir? Tefeci avukatlığı yapan bir avukat, ben mümkün mertebe borçlunun menfaatine davranmağa, borçlunun hukukunu korumağa çalışıyorum. Halbuki benim yerimde bir başkası olsa, borçluyu ezecek, diyor. Bu niyetle tefeci avukatlığı yapmak câiz midir?

Cevap;
Bunların hepsi İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre dârülharbde câiz olmakla beraber kazancı tayyib değildir. Mamafih bu niyetle belki kazancı da tayyib hâle gelir.
21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:
Bankanın avukatlığını yapan, bankanın meşru olmayan işlerinin takibini yapabilir mi?

Cevap;
Bankaların bütün muameleleri gayrımeşru değildir. Kaldı ki böyle olanların bazısına da İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed dârülharbde cevaz vermektedir. Bu kavle göre yapabilir. İbni Abidin, meşru olmayan verginin topanmasında çalışmaya cevaz vermektedir.
21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:
Hadîs-i şerifte "Îmânında veyâ ibâdetinde bid'at, bozukluk bulunan bir kimseye, Allah için sert bakanın kalbini, Allahü teâlâ îmânla doldurur ve korkudan korur" ve yine "Bir kimse, bir bid'at meydâna çıkarsa veyâ bir bid'ati işlese, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la'neti, onun üzerine olsun. Onun ne farzları, ne de, nâfile ibâdetleri kabûl olmaz" diyor. Burada yazanlardan sadece itikadında değil, ibadetinde de bid'at olana sert bakmak ve onları da bid'at ehli kabul etmek gerektiği, onların da ibadetlerinin kabul olunmayacağı anlaşılmıyor mu?

Cevap;

İbni Âbidîn hazretleri bid'at ehlinin imamlığının mekruh olduğunu anlatırken der ki: Bid'at, Peygamber aleyhisselâmdan ma’lum ve meşhur olan şeyin aksini itikad etmektir. Fakat bu inad sebebiyle değil bir nevi şübhe iledir. Bizim kıblemize dönenlerden hiç biri bid'at sebebiyle tekfir edilemez. Bid'at ehlinden murad, haram olan bid'atı irtikâb edendir. Bazı bid'atler vaciptir. Delâlet fırkalarına red cevabı vermek için delil getirmek, kitap ve sünneti anlatan nahiv ilmini öğrenmek bu kabildendir. Kışla ve medrese yapmak, Cuma hutbesinde zamanın sultanına hayır dua etmek ve İslâmiyetin ilk zamanlarında olmayan her hayrı meydana getirmek gibi şeyler mendup bid'at; mescidleri süslemek gibi şeyler mekruh bid'at; lezzetli yemeklerle meşrubat ve elbiselerde bolca davranmak gibi şeyler mubah bid'attır. Yani bid'at beş kısımdır.
İtikadda olsun, amelde olsun bid’at, yani dinde Hazret-i Peygamber ve eshabı zamanında olmayan bir yenilik çıkarana veya bunu yayana bid’at ehli denir. Bu bid’at bazen küfrdür. Ehl-i bid’at aslâ şüphe götürmeyecek delillere karşı inat ederek bid’ata inanır. Meselâ haşrı veya bu kâinâtın sonradan var edildiğini kabul etmezse kat’iyetle kâfir olur. Tenasüha inanmak da böyledir. Bir nevi şübhe varsa, bid'atcının tekfirine mânidir. Meselâ Allahü teâlâyı görmenin mümkün olmadığını söyleyenlerin, «O azamet ve celâlinden dolayı görülmez» demeleri bu kabildendir. Yani böyle söyleyen ehl-i bid’ata kâfir denilmez. Bu bid’at haramdır. Bid’at bazen tahrimen mekruhtur. Amelde çıkarılan bid’atlerin çoğu böyledir. Nâfile namazı cemaatle kılmak gibi.
Amelde bid’at çıkarmak da itikadda bid’at gibidir. Dinde olmayan bir amelin, dinde olduğuna itikat etmekte ve bunu yaymaktadır. Çünkü bir ameli âdet edinen kimse onun dinden olduğuna mutlaka itikad edecektir. Meselâ Şia tâifesinin çıplak ayaklara mesh etmesi, mest üzerine meshi inkârda bulunması gibi şeyler bu kabildendir. Binaenaleyh itikadda da, amelde de bid’at çıkarıp yayana, bir de bid’at olduğu icma’ ile hususlara itikad ve amel edene (Şiîler gibi) bid’at sahibi denir.
Bid’atı çıkarmayıp yaymayana, ama inanana bid’at ehli denmesi için bu bid’atın icma’yla sabit bir hususa aykırı olması gerekir. Bir hususun bid’at olduğunda ihtilaf varsa, bunu yapana bid’at ehli denmez. Meselâ abdestte başını üç ayrı su ile üç defa meshetmek böyledir. Bunun bazıları mekruh, bazıları bid'at olduğunu söylemiş, bazıları da bir beis yoktur demiştir. Akşam namazını kıldıktan sonra cemaate uymanın mekruh veya bid’at olduğu söylenmiştir. Namazda selâm verirken ve berekâtuh demek bid’at veya mübâh yahud müstehabdır. Namazda dil ile niyet Hanefî’de bid’at, Şâfiî'de müstehabdır. Namaz kıldıktan sonra “Allah kabul etsin” demek İmam Malik'e göre mekruh, İmam Evzaî'ye göre bid'at ise de Hanefî ulemâsı müstehap demektedir.
Bir husus için sünnet ve bid’at diyenler varsa o işi yapmamak; vâcib veya bid’at diyenler varsa o işi yapmak lâzımdır. Bu kimse vitir namazında kunutu ikinci rek’atte mi yoksa üçüncüde mi okuduğunda şübhe ederse, kunutu tekrarlar. Birinci veya ikinci rek’atlarda kunut okumak bid'attır. Ancak kunut vacibtir. Vacible bid'at arasında tereddütlü bulunan şey ihtiyaten yapılır.
Bir şeyin bid’at olduğunu bilmeyen kimseye de bid’at ehli denmez; ama öğrenmemek kabahattir. Farz ve haramı öğrenmek farz; vâcibi ve tahrimî mekruhu öğrenmek vâcib, sünnet ile tenzihî mekruhu öğrenmek sünnet, müstehabı öğrenmek müstehabdır. Meşhur farz ve haramları dârülislâmda bilmemek özür değildir. Dârülharbde özür ise de imkânı olduğu halde öğrenmemek ayrıca kabahattir.
İbâdeti kabul olmamak demek, sahih olmamak demek değildir, ibadetlerine sevap verilmez demektir.
Bir de bid’at ehline sert davranmak dârülislâma mahsustur. Burada kendisine sert davranıldığını gören bir bid’at sahibi bunun sebebini düşünüp uyanarak ıslaha ve tevbeye yanaşabilir. Ama dârülharbde böyle bir şey beklenemeyeceği için kimseyi kendisine düşman etmeyecek şekilde davranmalıdır.


21 Haziran 2010 Pazartesi

Sual:

Eti yenen ve yenmeyen hayvanlar hangileridir?



Cevap;
HELÂL ET MESELESİ: Bir etin helâl olması, hayvanın eti yenen hayvanlardan olup olmasından başka, hayvanı kesen ve kesim şekli ile de alâkalıdır. Eti yenen hayvanlar usulüne uygun bir şekilde kesilirse, eti ve her şeyi helâl olur. Eti yenmeyen hayvanlar usulüne uygun şekilde kesilirse, etinden başka her şeyi helâl olur. Domuz ve köpek müstesnadır.


Eti yenen-yenmeyen hayvanlar

Domuz ve köpek eti ittifakla helâl değildir. Avını köpek dişi ile veya pençesi ile yakalayan hayvanın eti de helâl değildir. Dolayısıyla arslan, kaplan, kurt, fil, ayı, kedi gibi yırtıcı hayvanlar ile pençeli olup başka kuşlara saldıran kartal, atmaca, şahin, doğan, pençesizlerden de leş yiyen çaylak, akbaba, leş kargası gibi yırtıcı kuşlar helâl değildir. Ancak Mâlikîlere göre dört ayaklı yırtıcı hayvanlar kerahetle helâldir. Kirpi, gelincik, tilki, sırtlan, samur Şâfiî’de helâldir. Kirpi, köstebek, yılan Mâlikî’de helâldir. Tilki ve sırtlan Hanbelî’de helâldir, kirpi Hanbelî’de helâl değildir. Çakal Şâfiî’de de haramdır. Kırlangıç, hüdhüd (ibik kuşu), yarasa, baykuş, papağan, tavus kuşu, saksağan helâldir. Bunlar Şâfiî’de helâl değildir. Leş kargası yenmez. Ekin kargası ve kara karga Hanefî ve Mâlikî’de helâldir. Güvercin, turna, toy, bülbül, keklik, bıldırcın, sığırcık, serçe helâldir. Leylek helâl olmakla beraber insanlar bunu yemeği hoş görmezler.

Deniz mahsullerinden balığa benzeyenleri yemek câizdir. Midye, karides, istakoz, ahtapot, kalamar gibi balığa benzemeyenleri yemek helâl değildir. Timsah ve kurbağa hariç hepsi Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî’de helâldir. Hem suda, hem denizde yaşayan yengeç, kunduz, kurbağa gibileri Hanefî ve Şâfiî’de helâl değildir. Mâlikî ve Hanbelî’de helâldir; bunlardan kaplumbağa gibileri kesilerek yenir; yengeç gibi akar kanı olmayanlar balık gibi tutulup yenir. Timsah dört mezhepte de helâl değildir.

Karada, suda yaşayan haşaratı yemek helâl değildir. Meselâ, kertenkele, kaplumbağa, yılan, kurbağa, arı, pire, bit, sinek, akrep, midye, yengeç, fare, köstebek, kirpi, sincap yemek helâl değildir. Bütün kara haşereleri Mâlikî’de kerahetle câizdir. Çekirge ittifakla helâldir. Ancak Mâlikî’de kendiliğinden değil, dışarıdan bir müdahale ile ölmüş olması gerekir.

Sığır (inek, öküz, manda), davar (koyun, keçi), deve, kümes hayvanları (tavuk, ördek, kaz), yabanî eşek (zebra), tavşan, zürafa, geyik, yaban sığırı, yaban keçisi helâldir. At eti İmam Ebu Hanife’ye göre tenzihen mekruhtur. Diğerlerine göre helâldir. Ehlî eşek ve katır yenmez. İki ayrı cins hayvanın yavrusu anasına tâbidir. Mâlikî ve Şâfiî’de biri ehli, diğeri vahşi iki hayvanın yavrusu yenir.

Kendiliğinden ölen hayvan helâl değildir. Ölmek üzere olup usulünce kesilen hayvan helâldir. Ava atış yapıp bu darbe ile ölen hayvan helâldir. Balık ve çekirge kendiliğinden ölse bile helâldir.


Hayvanın kesim usulü

Hayvanın boğazında merî denilen yemek borusu, hulkûm denilen hava borusu ve evdâc denilen iki yanda birer kan damarı vardır. Bu dört borudan üçü bir anda kesilmelidir. İmam Ebu Yusuf’a göre mutlaka yemek, nefes ve şah damarından biri kesilmelidir. Hayvanı yalnız ensesinden kesmek câiz değildir. Şâfiî ve Hanbelî’de yalnızca nefes ve yemek borusu kesilir. Mâlikî’de nefes borusu ile iki şah (boyun) damarını kesmek gerekir. Başı tamamen kesilen hayvan dört mezhepte de kerahetle helâldir. Hayvan kesildiği zaman boğaz çıkıntısı başta kalırsa helâldir; vücud tarafında kalırsa Hanefî ile bazı Mâlikîlere göre helâl, Şâfiî ve Hanbelî ile Mâlikîlerin ekseriyetine göre helâl değildir.

Hayvan ensesinden kesilip nefes borusunu keserken canlı ise Hanefî ve Şâfiî mezhebinde helâl olur. Mâlikî mezhebinde ensesinden kesilen hayvan hiç helâl olmaz.

Kesmeyip de, bir yerine bıçak saplayarak, ensesine ve alnına vurarak veya boğarak veya ilaçlayarak, elektrikleyerek öldürülen kara hayvanları leş olur. Bunları yemek helâl değildir.

Su içinde kendiliğinden ölüp, karnı üst tarafta duran balık helâl değildir. Bunun dışında ağ ile, saçma ile, ilaç ile, sarsıntı ile ölen her balık helâldir.


Hayvanı kesen kimse

Müslümanın veya Ehl-i kitabın (Yahudi ve Hıristiyanların) Allah’ın ismini veya bir sıfatını, herhangi bir lisan ile söyleyerek kestiği hayvan helâldir. Besmele unutulursa helâl olur. Besmelenin kasden terk edilerek kesilen hayvan Hanefî’de helâl değildir, Şâfiî’de kerahetle helâldir. Mâlikî mezhebinde, Besmelesi unutulan da helâl değildir. Av hayvanını da yakalarken besmele çekilmezse veya avı Müslüman veya Ehl-i kitap olmayan biri yakalarsa bunun eti helâl değildir. Ancak böyle tutulan balık helâldir. Kesen müşrik, putperest, ateist ve mürted ise kestiği hayvan hiç helâl değildir. Yedi yaşından küçük çocuğun, delinin ve sarhoşun kestiği de helâl değildir. Şâfiî’de kerahetle helâldir.


Hayvanı keserken besmele

Allah’tan başkası için kesilen hayvan yenmez. Makam sahipleri bir yere gelince şerefine kesilen hayvan yenmez. Çünki Allah’tan başkası için hayvan kesmek olur. Keserken Allah’ın ismini söylese de yenmez. Eğer gelene yedirmek için kesilirse helâl olur. Ehl-i kitabın Allah’ın değil de, İsa veya Uzeyr Peygamber’in ismini söyleyerek kestiği hayvan yalnızca Mâlikî mezhebine göre kerahetle helâldir.

Arapça bildiği halde, besmeleyi başka lisan ile söylemek câizdir.

Bir hayvana söylenen tekbir ile başka hayvan kesilemez. Tekbirin kesen tarafından söylenmesi lâzımdır. Bıçağa yazmak olmaz.

Besmele ile gönderilen av köpeğinin ve doğan kuşunun yakalayıp ısırarak yaralayıp öldürdüğü av hayvanı helâldir. Diri getirdikleri av hayvanını kesmek lâzımdır. Köpeğin, yaralamayıp boğduğu ve yaralayıp etinden yediği av yenmez.


Hayvanın yenmeyen yerleri

Kurbanın ve eti yenen her hayvanın yedi yerini yemek haramdır. Bunlar, akan kan, bevl âleti [zekeri], hayaları [koç yumurtası], bezleri [guddeleri], safra kesesi, dişi hayvanın önü ve bevl kesesi [mesâne]. Gudde herhangi bir hastalık sebebiyle deri ile et arasında meydana gelen sertleşmiş ez bezeleridir.

Hayvanı usulünce kesmek veya av hayvanı ise vurmak suretiyle hayvan temiz olur. Yemesi helâl ise yenir. Eti yenen hayvanlardan kendiliğinden ölenler leş olur. Eti yenmez ise de, kılı, kemiği, dişi temizdir. Derisi tabaklanınca temiz olur. Eti yenmeyen hayvan usulüne uygun kesilince yalnız derisi temiz olur. Domuz ve yılan derisi tabaklansa bile temiz olmaz. Domuzun hiçbir yerinden istifade edilemez. Hanefî ve Mâlikî’de kılı ayakkabı dikişinde kullanılabilir. Şâfiî’de köpeğin de derisi tabaklansa bile temiz olmaz.

Helâl et ile helâl olmayan et beraber aynı çömlekte pişirilirse yenmez. Deniz hayvanlarından yemesi câiz olmayanlar temizdir. Helâl et beraber pişirilirse, deniz mahsulleri ayırılıp kalan kısmı yenir. Balığın içi yenmez; ama salamura ise veya böylece pişirilmiş ise temizlenip kalanı yenir. Eti yenmeyen hayvanın kesildiği bıçak ile kesilen veya böyle etin doğrandığı tahta üzerinde doğranan helâl et yıkanır veya ateşte pişirilirse temiz olur. Haram etin kızartıldığı ızgara üzerinde helâl eti kızartmak câizdir. Çünki ateş temizleyicidir. Tavuk tüyleri yolunmadan ve içi temizlenmeden kaynar suya atılıp 20-25 saniye bekletilirse necis olur ve yenmez. Çünki içindekilerle beraber pişer ve içindeki necaset derisine akseder. Ancak kaynar olmayan sıcak suya atılırsa, eti helâl olur, ancak tüyleri yolunup içi boşaltıldıktan sonra derisini soğuk suyla yıkamak gerekir. Et şarap ile kaynatılırsa necis olur, yenmez. Üç kere temiz su ile kaynatıp her birinde soğutulursa temiz olur denildi.

Müslüman kasaptan alınan bir etin, nasıl kesildiği bilinmiyorsa, helâl olmak ihtimali varsa, yani kesenler Müslüman-Ehl-i kitap ve müşrik-mürted karışık ise, yemek helâl olur. Harâm olduğu görerek veya âdil bir müslümanın haber vermesi ile anlaşılarak bilinirse yenmez. Fakat sorup araştırmak lâzım değildir. Ehl-i kitabın dârülharbde kesmiş oldukları aksi sâbit olmadıkça helâl ve temiz kabul edilir. Ehl-i kitap olmayanın etli yemeklerini yemek onların kestiği kat’î bilinmediği için kerahetle câizdir. Böyle kasaptan alınan etler de kerahetle helâldir. Çin gibi Budist veya Küba gibi komünist memleketlerde satılan etin, Müslüman veya ehl-i kitap olmayan biri tarafından kesildiği yahud leş olduğu bilinmedikçe, alınıp yenmesi câizdir. Çünki burada Ehl-i kitap ve Müslümanlar da yaşamaktadır.


4 Kasım 2010 Perşembe

Sual:
“Kim, bir kavme kendisini benzetirse, onlardandır. O halde Yahûdî ve Hıristiyanlara benzemeyiniz” hadîs-i şerifi gayrımüslimlere benzemeyi yasakladığı halde, günlük hayatımızda pek çok işte gayrımüslimlere benzer şekilde davranmak mecburiyetinde kalınıyor. Bunun hükmü nedir?

Cevap;
Gayrımüslimlerin yaptığı ve kullandığı şeyler iki kısımdır: Birisi, âdet olarak, yani her kavmin, her memleketin âdeti olarak yaptıkları şeylerdir. Bunlardan, İslâmiyetin yasak etmediği, insanlara faydalı olanları yapmak ve gayrımüslimlere benzemeği düşünmeyerek kullanmak hiç mahzurlu değildir. Pantolon, fes giymek, çatal, kaşık kullanmak, yemeği masada yemek ve herkesin önüne tabaklar içinde koymak ve ekmeği bıçak ile dilimlere ayırmak hep âdete bağlı şeyler olup mübahtır. Bunun için, bu işte, bulunulan şehrin âdetine tâbi’ olunur. Âdete uymamak şöhret olur, mekrûh olur. Günlük hayatta yaşanılan beldenin örfüne uymak lâzım olduğu, Ehl-i kitaba bu bakımdan benzemekte bir mahzur yoktur.  Hazret-i Peygamber, Tebük seferinde, Hıristiyanlardan aldığı ve Bizanslıların giydiği türden (rûmî) yenleri dar cüppe giymiştir. Papazlara mahsus sebtiyye denilen ayakkabıyı giymiştir. Yahûdîlere mahsus bir kıyafet olduğu bizzat kendisinden rivâyet edilen taylasan kullanmıştır. İmam Ebû Yûsuf’un demir çivi çakılı ayakkabı giydiğini gören talebesi Hişâm, “Böyle demir çivi çakılı ayakkabı giymek mahzurlu değil mi? Süfyân ve Sevr bin Yezîd bunu kerih görüyorlar. Nitekim bunda râhiblere benzemek var” deyince; İmam Ebû Yûsuf, “Resûlullah da kıllı ayakkabı giyerdi. Bunlar da râhiblerin giydiği şeylerden idi. Ancak bu insanların menfeatine tealluk eden bir şeydir. Nitekim uzun yol yürümek ancak böyle mümkün olabilir” diye cevap vermiştir. Gayrımüslimlerin âdetlerinden faydalı olmayanları ve çirkin, mezmûm (kötülenmiş) olanları kullanmak ve yapmak câiz olmaz. Fakat İslâm âlemindeki telakkiye göre, iki Müslüman bunları kullanınca âdet-i islâm olmakta ve üçüncü kullanan Müslüman için artık yasak kalkmaktadır. Birinci ve ikinci Müslüman günâhkâr olursa da, başkaları olmamaktadır. (Birgivî Vasiyetnâmesi, Şir’atü’l-İslâm, İbni Âbidîn, Gümüşhânevî-Câmiül-Mütûn) Günlük hayatta ve âdetlerde de Yahûdî ve Hıristiyanlara benzemeyi yasaklayan ve onlara muhalefeti emreder gibi gözüken “Kim bir kavme kendisini benzetirse, onlardandır. O halde Yahûdî ve Hıristiyanlara benzemeyiniz”, “Yehûd ve Nasârâ, sakal boyamaz. Siz onlara muhâlefet edip boyayınız!” gibi hadîs-i şerifler vardır. Halbuki ulemâdan bu gibi hadîsleri esas alarak, günlük hayatta Yahûdî ve Hıristiyanlara, hatta müşriklere benzemeyi yasak kabul eden yoktur. Nitekim Nablusî der ki: “Hazret-i Peygamber’in sünneti iki çeşittir: Sünnet-i hüdâ ve sünnet-i zevâid. Sünnet-i hüdâ, câmi’de itikâf etmek, ezân, ikâmet okumak, cemâ’at ile namaz kılmak gibidir. Bunlar, İslâm dininin şi’ârıdır. Bu ümmete mahsûsdurlar. Beş vakit namazdan üçünün revâtib, yani müekked sünnetleri de böyledir. Sünnet-i zevâid, Resûlullahın giyim, yemek, içmek, oturmak, barınmak, yatmak ve yürümekteki âdetleri ve iyi işlere sağdan başlamak, sağ el ile yiyip içmek gibidir.... Bazı hadîslerde sakal boyamak emrolundu. Bazılarında da yasak edildi. Bunun için, selef-i sâlihînden bir kısmı boyadı; bir kısmı boyamadı. Çünki, buradaki emre ve yasağa uymak vâcib değildir. Bunun için, bu işte, bulunulan şehrin âdetine tâbi’ olunur. Âdete uymamak şöhret olur, mekrûh olur”. Şir’atü’l-İslâm şerhinde de der ki: “İbni Abbas, haber veriyor ki, Resûlullah aleyhisselâm kendisine bir hüküm indirilmediği hususlarda, Ehl-i kitaba uymasını severdi. Kitaplarında bildirilmiş olduğu için öyle yaptıkları ihtimalini göz önüne alarak Ehl-i kitaba uymayı, müşriklere uymaktan evlâ sayardı. O zaman kitab ehli saçlarını ikiye ayırmadan aşağı sarkıtırlardı. Müşrikler ise ikiye ayırarak aşağı sarkıtırlardı. Önceleri Peygamber efendimiz ve Eshâbı, Ehl-i kitab gibi kâkül bırakırdı. Sonra Cebrâil aleyhisselâm geldi, saçları ikiye ayırmayı emretti. Bütün Müslümanlar da saçlarını ikiye ayırdılar”. Demek oluyor ki, Hazret-i Peygamber, kendisine men edici bir vahy gelmedikçe, âdetlerde Ehl-i kitaba benzemeyi tercih ederdi. Aynı husus ibâdetler için de söylenebilir. Eğer Ehl-i kitabın ibâdet olarak yaptıkları bir hususun gerçekten dinlerinden olduğu Hazret-i Peygamber tarafından biliniyorsa ve vahy ile de yasaklanmış değilse, Hazret-i Peygamber’in bunu tatbik etmekte bir beis görmediği anlaşılıyor ki işte bu eski şeriatlerdir. Tecrîd’de der ki: Hazret-i Muhammed’in dış görünüşünde ilk zamanlar Ehl-i kitaba benzemeyi tercih etmiş; putperestliğin yıkılışından sonra artık müşriklere müşâbehette beis görmemiştir. Tahtâvî der ki: Yemek, içmek gibi âdet olan zararsız şeylerde benzemek câizdir. Kötü, zararlı şeylerde teşebbüh (benzemeyi) kasd ederek benzemek haramdır. Teşebbüh kasd etmezse câiz olur. Ehl-i kitabın dinlerine mahsus olup, dinlerinin alâmeti olan şeylerde, kasd olmadan da benzemek küfr olur. Faydalı dünya işlerinde benzemek câiz, hattâ sevab olur. Nitekim İmameyn namazda mushafa bakarak okumayı Ehl-i kitaba teşebbüh (benzemek) olduğu için mekruh gördüler. Çünki onlar namazlarında mushaftan bakarak okurlardı. Ancak onlara teşebbüh kasdı lâzımdır. Yoksa onlara teşebbüh her şeyde, meselâ ekl ve şirb (yeme ve içme) gibi şeylerde mekruh değildir. Belki mezmûm (kötülenmiş) ve teşebbühe (benzemeye) kasd olunan şeylerdedir. Gayrımüslimlerin kullandıkları şeylerin ikinci kısmı ibâdet olarak yaptıkları ve dinlerinin alâmeti olan şeylerdir. Din adamlarının ibâdet olarak yapdıkları ve kullandıkları şeyler gibi. Ehl-i kitabın ve diğer Müslüman olmayan kavimlerin, dinî bayramlarına ta’zim etmek; başka günlerde yapmadığı işleri bu günlerde yapmak; başka günlerde yemediği şeyleri bu günlerde alıp yemek; bu günleri ta’zimen o dine mensup birine hediye vermek memnudur. Gayrımüslimlerin ibâdetlerini beğenmek; ikrah (zorlama) olmaksızın şaka yollu dahi olsa,  dinlerinin şi’arı olan (zünnar, papaz külâhı gibi) giysileri giymek, (haç gibi) eşyayı kullanmak da küfr-i hükmîye sebep olur. Bunlar, Ehl-i kitaba benzemekte en şiddetli yasak edilen kısımdır ki, ulemâ bunları küfr alâmeti kabul etmişlerdir. Bunları bilmemek ve dârülharbde yaşamak küfre düşmeyi önleyen bir özür ise de, öğrenmemek ayrıca günah kabul edilmiştir. Hazret-i Peygamber ibâdetlerde Yahûdî ve Hıristiyanlara benzemeyi yasaklamıştır. Namaza durduğunuzda her tarafınız sâkin olsun, Yahûdîler gibi sallanmayın!”, Namazı ayaklarınız örtülü kılın, Yahûdîler gibi çıplak ayakla kılmayın!”, “Yahûdîlere muhalefet edin, cenâze defnedilinceye kadar oturun” buyurmuştur. Bu sebeple namaz kılarken sallanmak, (erkek için) çıplak ayakla namaz kılmak, cenaze defnedilirken ayakta beklemek mekruhtur. Namazlarda imamın oda şeklinde bir mihrab içinde durması; namazda mushafa bakarak kıraat edilmesi mekruhtur. Netice itibariyle ulemâ, “Kim, bir kavme kendisini benzetirse, onlardandır. O halde Yahûdî ve Hıristiyanlara benzemeyiniz” hadîsini tefsir ederken, yasaklanan benzemenin ibâdetlerdeki benzeme olduğunu; günlük hayat ve âdetlerde, benzeme kasdı bulunmaksızın benzemenin yasak olmadığını açıklamaktadır.
7 Kasım 2010 Pazar

Sual:
Selâm verilmesi uygun olmayan kimselere selâm vermenin hükmü nedir? Bunların selâmı alması gerekir mi?


Cevap;

Selâm vermek sünnettir. Hazret-i Peygamber, “Aranızda selâmı yayınız ki, Cennete selâmetle giresiniz” buyurmuştur. Bir başka hadîs-i şerifde ise  “Sabahleyin evinden çıkıp bir mümin kardeşine selâm verene Allahü teâlâ bir köle âzâd etmiş gibi sevap verir” buyurulmaktadır. Selâmın Mânâsı şöyledir: “Ben müslümanım, sen benden selâmet ve emniyet üzeresin, sana benden zarar gelmez. Selâma cevap da, “Ben müminim, sen benden selâmet ve emniyet üzeresin. Benden sana zarar gelmez” demektir. 

Verilen selâmı almak vâcibdir. Ancak bu vâcib selâm sünnete uygun verildiği zaman bahis mevzuu olur. Namaz kılana, hutbe okuyana ve dinleyene, ezan ve ikamet okuyana, Kur'an-ı kerim okuyana, zikr edene, hadîs-i şerif okuyana,  ders veren muallime, hüküm vermek için oturan hâkime ve fıkh müzâkere edenlere, abdest bozana, zevcesi ile meşgul olana, yemek yiyene selâm vermek mekruhtur. Aç olup da yemeğe davet edeceği umulursa yemek yiyene de selâm verilebilir.  Selâm verilmesi mekruh olan kimselerin selâmı almaları da vâcib değildir. Namaz kılan, hutbe veren ve ezan okuyan dışındakiler alırsa, zararı yoktur. Hatta sevab da kazanırlar. Zevceyi ile meşgul olmak demek, cinsi münâsebet ve bu münâsebetin mukaddimeleridir. Bir ihtiyaç varsa veya kalbi kırılacaksa gayrımüslime de selâm vermek câizdir. Yabancı kadınlara, avret yeri açık olana, şarkıcıya, satranç vs oyunlar oynayana, gayrımüslimlere de selâm vermek mekruhtur. Yabancı kadın yaşlı ise mekruh değildir. Satranç vs oyunları oynayan veya bir günah işleyene, velev ki bir an olsun o işten vazgeçmesi niyetiyle selâm vermek câizdir. Kadınların, yabancı bir erkeğin kendisine verdiği selâmı alması da mekruhtur. Yabancı erkeğe selâm veren kadının selâmını almak da vâcib değildir. “Selâm aleyküm” diye med ile selâm verene de cevap vermek vâcib olmaz. (İbni Âbidin, Namazı bozan ve namazda mekruh olan şeyler bahsi)

Dilenci gibi menfaat için selâm verenin de selâmına cevap vermek de vâcib değildir. Çocuklara selâm verilebilir. Bazı âlimler gayrımüslimlere selâm verilebilir, bazıları verilemez buyurdu. Fetvâ ikincisine göredir. Selâmı bilmeyen, hoşlanmayan, anlamayanlara veya dârülharbdeki gayrımüslimlere selâm vermenin mânâsı yoktur. Ayrıca zararlı da olabilir. Burada selâmlaşmak için kullanılan kelimeleri kullanmalıdır. (Tergibü’s-Salât, Namazın Sünnetleri faslı)


31 Ocak 2011 Pazartesi

Sual:
İslam hukukuna göre hangi hallerde maddi tazminat alınabilir? Günümüzde açılan tazminat davalarının İslâm hukukuna göre bir hükmü var mıdır? Bilhassa sağlık sektörü bakımından değerlendirir misiniz?

Cevap;

İslam hukukunda tazminat şahsa ve mala karşı olmak üzere iki kısımdır. Mala karşı olanlar gasp ve itlaf hâlinde bahis mevzuu olur. Bir kimse gasp ettiği malı tazmin eder. İtlâf bir başkasının malını telef etmektir. Bunu kasten yapmışsa veya kasıt olmasa bile bizzat sebebiyet vermişse öder.

Şahsa karşı tazminat, şahsın öldürülmesi veya yaralanması hâlinde bahis mevzuu olur. Kasten öldürmede mağdurun yakınları kısas isterse fail idam edilir; isterlerse katilin bunlara bir meblağ ödemesi karşılığında anlaşırlar. Katil kısastan kurtulur. Kasten olmayan öldürmelerde zaten ceza mağdurun yakınlarına diyet adıyla tazminat ödemektir. Uzuv kesme ve yaralamada da kasıt varsa, kısas yapılır. Kasıt yoksa mağdura diyet ödenir. Trafik kazalarında fail kusuru nispetinde tazminat öder. Spor müsabakalarında da böyledir.

Cerrahi müdahalelerde doktor izinle ve aklın ve tıbbın gereklerini yerine getirmişse, mesuliyetten kurtulur. Aksi takdirde tazminat öder. Hacamat, sünnet, kan alma, iğne yapmada da böyledir. İzinsiz veya yanlış yapılmış ise tazminatla mükellef olur. Osmanlı şer’iyye sicillerinde hastaların kendi rızâsıyla ameliyat olduğu ve bu ameliyat neticesinde ölürse doktordan bir şey talep edilmemesi hususunda beyanını hâvi hüccetlere rastlanır.

Tıbbî müdahale, trafik kazası, spor müsabakalarında failin kusuru varsa tazminat (diyet) ödenir. Tazminat (diyet), bedenî kaybın yanında, masrafları ile iyileşinceye kadarki nafakasının karşılığı olarak hesaplanır. Hanefilerden İmam Ebu Yusuf’a göre elem tazminatı adıyla manevi tazminat da ödenir.

Bugün açılan tazminat davalarında gasp ve itlaf hususunda bir mesele bulunmamaktadır. Laik hukuk ile şer’î hukuk arasında bir fark yoktur. Adam öldürme ve yaralama hallerinde kısas ve diyet Hanefî mezhebine göre ancak dârülislâmda tatbik olunabilir. Bu bakımdan laik hukuk sisteminin muteber olduğu bir yerde kısas ve diyet istenemez. İstenmeden verilirse alınabilir. Diğer üç mezhebde dârülharbde de bir müslümanın öldürülmesi veya yaralanması hâlinde diyet ödenir. Bu bakımdan zamanımızda trafik kazası, iş kazası, spor müsâkabaları ve sağlık sektöründe doğan ölüm ve yaralama hallerinde, kusur varsa, mağdura veya yakınlarına ödenecek tazminat diğer üç mezhebe uygun olarak verilebilir ve alınabilir. Suç ve kabahatlerin bir dünyevî ve bir de uhrevî ciheti olduğundan, Hanefî mezhebinde bu tazminatlar, diyet olarak değil, hakkın helal edilmesi karşılığında verilebilir veya alınabilir. Çünki hakkın devri (ferağ) karşılığında bir şey istemek câizdir.


3 Mart 2011 Perşembe

Sual:
Gayri müslim memlekette de kanunlara uymak gerektiğinden, hız sınırını geçmek, yaya iken yol boş olsa bile yayalar için kırmızı ışık yanarken geçmek günah olur mu?

Cevap;
Trafik ve sigara içme yasağı gibi kaideler örfe girer. Örf, insanların doğru ve güzel gördüğü kaideler demektir. İslâmiyette dört delilden sonra gelen bir delildir. Kur’an-ı kerimde örfe uymak emrolunuyor. Hadis-i şerifte “Müminlerin beğendiği şeyi, Allah da beğenir” buyuruluyor. Dârülislâmda da, dârülharbde de dine ve kanunlara uymak mecburidir. Uyulmazsa günah olur. Yol boş iken kırmızı ışıkta dikkatle geçmek, belki dinen mahzurlu değil ise de, Amerika ve benzeri ülkelerde cezaya sebebiyet verebilir. Müslümanın zarar vermesi ve zarara uğraması câiz değildir.
23 Mart 2011 Çarşamba

Sual:
İslâmiyetten haberi olmayan Yahudi, Hıristiyan ve putperestlerin âhirette gideceği yer hususunda Müslüman kaynakları ne söylemektedir?

Cevap;

“Peygamber göndermedikçe azap etmeyiz” mealindeki âyet-i kerimeleri (İsrâ: 15, Kasas: 59) nazara alan İmam Eş’arî, kendilerine peygamber gönderilmeyen gayrımüslimlerin ehl-i necat olduğunu, yani cehenneme gitmeyeceklerini söylemiştir. Çünki İmam Eş’arî, Şâfiî usulüne tâbi olduğu için, ibarelere çok ehemmiyet vermektedir. Ama aklî delillere ve şeriat sahibinin maksatlarını ön planda tutan İmam Mâtüridî, bunu gayrımüslimlerin peygamber gönderilmedikçe ibâdetten mesul tutulamayacağı mânâsına hamletmiş; Hazret-i İbrahim’in Kur'an-ı kerimde anlatılan yıldızlara, sonra aya, sonra güneşe bakarak, hepsinin battığını, o halde bunları böyle hareket ettiren ve asla batmayan (yok olmayan) bir yaratıcının bulunduğunu anlamak gerektiğini bildiren kıssasına (En’am: 76-78) bakıp, insanların aklıyla bir yaratıcının varlığını bulmaya muktedir olduğunu, o halde aklıyla bir yaratıcının varlığını bulamayanların ehl-i necat olmadığını söylemiştir.

Ehl-i necat demek, cehenneme gitmez demektir. Peki nereye gider? Onu ikisi de söylemiyor. Bu hususta sonra gelenler tarafından çok farklı söylenmiştir. Bazıları cennete girer demiştir. Bazıları A’raf’ta, yani cennet ile cehennem arasında bir yerde kalır demiştir. Muhyiddin Arabî gibi bazıları, kıyamet günü Hazret-i Peygamber onları dine davet eder; kabul eden cennete, etmeyen cehenneme gider demiştir.

Müşriklerin küçükken ölen çocukları için de bazıları “Her doğan, müslüman fıtratı üzere doğar” hadîs-i şerîfi gereği cennete gider dedi. Bazıları “Rabbimden müşrik çocuklarının cennette müminlere hizmetkâr olmasını diledim. Rabbim kabul etti. Çünki onlar babaları gibi müşrik değildir. Önceki misaktadır (yani ezelde verdikleri iman sözü üzeredir)” hadîs-i şerîfi gereğince cennette müslümanlara hizmetçi olur dedi. Bazıları Cennet ve Cehennem arasında kalan A’raf adlı yerdedir dedi. Bazıları, ilm-i ilahîde âkıl ve bâliğ oldukları zaman mümin olacağı belli ise cennete, değilse cehenneme gider dedi.  Bazıları anne ve babalarına tâbi olarak cehenneme gider dedi. Nitekim Hazret-i Hadice, Hazret-i Peygamber’e Câhiliye devrinde ölenlerin çocuklarının hâlini sorduğu zaman “Onlar ateşdedir” cevabını almıştı. Bazıları Allah’ın dilediği yerdedir dedi. Bazıları âhirette imtihan olunur ve mihnet çekerler dedi. Bazıları hayvanlar gibi toprak olurlar dedi. Bazıları ise sükûtu tercih etti. Bütün bunlar İmam Süyûtî’nin Tevşîh adlı eserinde zikredilmektedir. Hâdimî Berîka’da (C. I, s. 287-288) ve Kâdızâde Âmentü Şerhi’nde (s. 277) naklediyor. Görülüyor ki bu hususta hadîs-i şerifler ve kaviller muhteliftir. Süyûtî sahih kavli, İmam Muhammed’den ve Devânî’nin Nevevî’den naklettiği üzere Allahü teâlâ günahsız hiç kimseye azap etmeyeceği vechile bunların cehennemlik olmadığı istikametinde bildiriyor.

Bu mesele, İmam Rabbani hazretlerinin Mektûbât’ında da ele alınmaktadır (I. Cild 259. mektub) Kelâmda müctehid olan  İmam Rabbânî, şöyle diyor: “Ebû Mensur Mâtüridî ve yetiştirdiği büyükler, acaba neden Allahü teâlânın varlığını ve birliğini aklın yalnız başına bulabileceğini söylediler? Dağda, çölde yetişip de putlara tapanların, peygamberlerden haberi olmasa bile Cehenneme gideceklerini söylediler. Akılları ile bulmaları lâzım idi, dediler. Biz böyle anlamıyoruz. Bunların kendilerine, hakikat duyurulmadıkça, kâfir olmayacaklarını söylüyoruz. Bu haber de, peygamberler ile gönderilmektedir. Evet, Allahü teâlâ, aklı, doğru yolu bulmak için yaratmış ise de, yalnız başına bulamaz. Akla, o yol haber verilmedikçe, şiddetli azap yapılmaz.”

Şöyle bir sual sorulsa: “Dağda yetişip, hiç bir din duymayıp puta tapan müşrikler, Cehennemde sonsuz kalmazsa, Cennete girmesi lâzım gelir. Bu da olamaz. Çünki müşriklere, Cennet haramdır, yani yasaktır. Bunların yeri Cehennemdir. Nitekim, Allahü teâlâ, Mâide sûresi yetmişbeşinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın meâlen, (Allahü teâlâdan başkasına tapınanlar, başkalarının sözlerini Onun emirlerinden üstün tutanlar, Cennete giremez. Onların konacağı yer Cehennemdir) dediğini beyan buyurdu. Âhırette Cennet ile Cehennemden başka yer de yoktur. A’raf’ta kalanlar, bir müddet sonra Cennete gideceklerdir. Sonsuz kalınacak yer, ya Cennettir, ya Cehennem! Bunlar hangisinde kalacaktır?”

“Bu suali halletmek için, Fütûhât-i Mekkiyye sahibinin [Muhyiddin el-Arabî]: (Peygamberimiz, kıyâmet günü, bunları dine davet eder. Kabul eden Cennete, etmeyen Cehenneme sokulur) sözü, bu fakire iyi gelmiyor. Çünki âhıret, mükâfat yeridir, hesap yeridir. Emir yeri, iş yeri değildir ki, oraya peygamber gönderilsin! Çok zaman sonra, Allahü teâlâ, merhamet ederek, bu meselenin hallini ihsan eyledi. Şöyle bildirdi ki, bu müşrikler, ne Cennette, ne Cehennemde kalmayacak, âhırette diriltildikten sonra, hesaba çekilip, kabahatleri kadar mahşer yerinde azap çekecektir. Herkesin hakkı verildikten sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da, yok edileceklerdir. Bir yerde sonsuz kalmayacaklardır. Herkesin aklı birçok dünya işlerinde bile şaşırıp yanılırken, iyiliklerine, merhametine son bulunmayan sahibimizin, peygamberleri ile haber vermeden, yalnız akılları ile bulamadıkları için, kullarını sonsuz olarak ateşte yakacağını söylemek, bu fakire ağır geliyor. Böyle kimselerin sonsuz olarak Cennette kalacaklarını söylemek, nasıl çok yersiz ise; sonsuz azap çekeceklerini söylemek de öyle yersiz oluyor. Nitekim, itikadda ikinci imamımız Ebul-Hasen Eş’arî, bunların Cehenneme girmeyeceklerini söylüyorsa da, bu sözünden, Cennette kalacakları anlaşılıyor. Çünki ikisinden başka yer yoktur. O halde cevabın doğrusu, bize bildirilendir. Yani bunlar mahşer günü, hesapları görüldükten sonra, yok edileceklerdir. Bu fakire göre, kâfirlerin çocukları da böyle olacaktır. Çünki Cennete girmek, iman iledir. Ya kendisi iman etmiş olacak, veya imanlının çocuğu olduğu için, yahud ana-babası birlikte mürted olunca [dinden çıkınca], kendisi dârülislâmda kaldığı için imanlı sayılmış olacaktır. Dârülislâmda bulunan müşriklerin çocukları ve zimmîlerin [gayrımüslim vatandaşların] çocukları da dârülharbdeki kâfirlerin çocukları gibidir. Çünki bu çocuklarda iman yoktur. Bunlar Cennete giremez. Cehennemde sonsuz kalmak da, tekliften sonra inanmamanın cezâsıdır. Çocuk ise, mükellef değildir. Bunlar hayvanlar gibi diriltilip, hesapları görüldükten sonra yok edileceklerdir. Eskiden bir peygamberin vefatından sonra çok vakit geçip, zâlimler tarafından din bozularak unutulduğu zamanlarda yaşayıp, peygamberlerden haberi olmayan insanlar da kıyâmette böyle sonradan tekrar yok edileceklerdir.”

İmam Rabbânî hazretleri bu sözüyle Mâtüridiye ile Eş’ariye mezhebinin sözlerinin arasını bir bakıma bulmuş oluyor. İnsan, aklıyla düşünerek yaratıcının varlığını bilebilir. Ancak emir ve yasaklarla muhatap olmak, bir peygamberin bildirmesiyle olur. Bir yaratıcının varlığının bilgisi kendisine ulaşan bir kimse, düşünmezse ve düşünmediği için anlamaz ve iman etmezse veya düşünüp bulduktan sonra, bu akla ve fenne uygun değildir diyerek iman etmezse, mesul olur. Kendisine bir peygamber tebliği ulaşmadığı için, aklıyla düşünmeyip, bir yaratıcının varlığını anlamayan kimse, iman etmiş sayılmaz; ancak mesul de olmaz. Cennete de, Cehenneme de girmez. Kâfirlere yapılan azap, buna yapılmaz. Hesabı görüldükten sonra, hayvanlar gibi, toprak olur, yok olur. İmam Rabbânî hazretlerinin, kıyamette hayvanların toprak olmasına kıyas ederek bu ictihada vardığı anlaşılmaktadır. Nitekim İmam Rabbânî hazretleri Mebde ve Me’âd kitabının otuzuncu fıkrasında der ki, “Kelâm ilmine ait meselelerde bu fakirin kendine mahsus görüşü ve hususî ilmi vardır. Mâtüridiye ve Eş’ariye arasındaki ihtilaflı meselelerin çoğunda, o meselenin anlaşılması başladığı zaman hakikatin Eş’ariye tarafından olduğu malum oluyor. Fakat keskin görüş ve firâset nuru ile bakılınca, açıkça anlaşılıyor ki, hak, Mâtüridiye tarafındadır. Kelâm ilmindeki ihtilâflı meselelerde, bu fakirin reyi Mâtüridî âlimlerinin görüşüne uygundur.”

Allahü teâlânın var olduğunu, bir olduğunu anlamak için, tabiattaki nizamı incelemek; peygamberlerin haber vermelerinden ve bu haberleri işiterek, okuyarak öğrendikten sonra farz olmaktadır. Hanefî âlimi İbni Âbidîn hazretleri Reddü’l-Muhtar’ın mürted bâbında buyuruyor ki: “Buhârâ âlimleri dediler ki, peygamber gönderilmeden, tebliğ yapılmadan önce teklif yapılmaz. Eş’arî mezhebi böyledir. Muhtar olan kavl de budur. Bu âlimler, (Yerleri ve gökleri ve kendini gören, aklı başında bir kimsenin Allah’ın varlığını anlamaması özür olmaz) sözünden murat ve maksat, peygamberlerden işittikten sonra, anlamaması özür olmaz demektir, dediler. Bu takdirde İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin: (İnsanların akıllarıyla Allah’ı bilmeleri vâcib olurdu) kavlindeki (vâcib olurdu) kelimesinin manasını (lâyık olurdu) manasına hamletmek gerekir.” Demek ki Hanefî âlimlerinden bir kısmı da İmam Eş’arî’nin görüşündedir.

Netice itibariyle İmam Rabbânî hazretlerine göre: Şâhikü’l-cibâl yani dağlarda yaşayıp kendisine peygamber tebliğatı ulaşmayan veya ehl-i fetret, yani bir peygamberden çok zaman geçip, iman bilgilerinin unutulduğu veya zâlimlerce değiştirildiği bir zamanda (fetret devrinde) yaşayan müşrikler cehenneme gitmeyecek, hayvanlar gibi yok edileceklerdir. Kâfirlerin küçükken ölen çocuklarını da böyledir.

Şu kadar ki, dağlarda veya fetret devrinde yaşayıp, peygamber tebligatı kendisine ulaşmayan, fakat tevhid inancında olanlar ve bunların küçükken ölen çocukları böyle değildir. Bunların Mâtüridî ve Eş’arî mezhebine göre ehl-i necat olup, cennete gidecekleri anlaşılmaktadır. Nitekim Kâdızâde Ahmed Efendi, Ferâidü’l-Fevâid adındaki Âmentü Şerhi’nde diyor ki: “Aklı olana özür ve bahane yoktur. Eğer câhil, İslâm dinini işitmeyip, nazar ile sahih marifet elde ederse, hakikaten mümin olup, Cennetlik olur. Eğer imandan ve küfrden birini elde edemezse, mazur olup, hükmen mümin kılınıp, Cennet ehli olur. Küfr itikad ederse, mazur olmaz, kâfir olur, Cehennem ehli olur. Zira ehliyeti olduğu açıktır. Âlimlerin çoğu Ebû Hanife mezhebini böyle beyan ettiler. Bazıları İmam-ı A’zam’a göre İslâm dinini duymayıp, küfr ve iman etmeyen mazur olduğu gibi; dini duyup, mukaddem tertiplerde [yani İbrahim aleyhisselâm kıssasında anlatıldığı üzere kâinattaki düzene bakarak Allahü teâlânın varlığını ve birliğini anlamakta] hata edip kâfir olan dahi mazur olur dediler. Eş’arî’den, “İslâm dinini duymayan, kâfir de olsa mazurdur. Ehl-i cennettir” diyenler buna delil İsrâ sûresi onbeşinci âyet-i kerimesinin sonu olan (Biz bir ümmete resul gönderip hak yoluna davet etmeyince, azab etmeyiz) kelâmını göstermektedirler. Hanefîler tarafından bu âyet-i kerime şer’î hükümler hakkında olup, ma’rifet hakkında değildir. Bu bildirilen ayrılıklar, ayırıcı akıl hakkındadır.” (İstanbul 1978, s. 22-23)

İmam Gazâlî hazretleri Türkçeye de çevrilip basılmış olan Faysalü’t-Tefrika  kitabında, “Hazret-i Muhammed’in ismini hiç işitmeyenlerle, ismini işitse bile vasıf ve hususiyetlerini işitmeyenler veya bu vasıfları zıdlarıyla beraber işitenler rahmet-i ilahiyyenin şümulünde olup ehl-i necattır. Bugün İslâm daveti kendilerine ulaşmayan Rumlar ve Türkler böyledir. Çünki bunlar Hazret-i Peygamber’i belki işitmiştir ama, hayalî veya yalancı bir şahıs olarak işitmiştir” diyor. (Kâhire 1325/1907, s. 22 vd.) Bu da İmam Rabbânî hazretlerinin yukarıda zikredilen kavliyle benzemektedir. Nitekim bugün bütün dünyada Hazret-i Peygamber ve tebligatı doğru olarak herkes tarafından bilindiği kat’î olarak söylenemez. Hele İslâmiyet aleyhinde yoğun bir propagandanın yürütüldüğü bir zamanda, basit insanların İslâmiyet ve Hazret-i Peygamber hakkında doğru bir bilgi öğrenmesi fevkalâde zordur.

Said Nursî Efendi bugün dünyada yaşayıp İslâmiyeti hakkıyla işitmemiş olan gayrımüslimlerin ehl-i fetret olup cennete gideceğini söylediği için tenkid edilmektedir (Kastamonu Lâhikası, s. 69-70, 111; Mektubat, 28. mektup, 8. mesele, s. 385). Eş’arîler fetret ehline ehl-i necat dediği için, kendisi de Şâfiî-Eş’arî olan Said Nursî Efendi böyle söylemiştir. Sözü yanlış değildir. Ancak bunlardan onbeşinden küçük olanların ne dinde olursa olsun şehid olacağı; onbeşinden büyük olanların ise cihan harbine sebebiyet vermeyip, masum ve mazlum iseler şehid olacağı sözü problemlidir. Bir çocuk onbeşinden önce de bülûğa erebilir ve şer’en mükellef hâle gelir. Ayrıca eğer bu gayrımüslimler hakikaten ehl-i fetret iseler, ehl-i necattır. Ehl-i necat, ehl-i cennet kabul edilse bile; şehidlik ancak Allah yolunda ölen müslümanlar için sözkonusudur. Hükmî şehidlik gibi istisnaî bir hâli burada mevzubahis etmek, doğrusu söz götürür. Üstelik cihan harbine sebebiyet verip vermemenin ahkâm-ı islâmiyye bakımından bir ehemmiyeti yoktur. Bu, siyasî bir keyfiyettir. İmana tealluk etmez. Nitekim önceki cihan harbine sebebiyet verenlerin bir kısmı da Müslüman Türkler arasından çıkmış olup, Said Nursî Efendi’nin eserlerinde bunlardan övgüyle bahsedilmektedir. Bir başka enteresan husus da, müsamahaya mazhar görülen sınıfın Hıristiyanlar oluşudur. Bu mantıkla Yahudîlerin de ehl-i necata dâhil edilmesi beklenirdi. Yahudîlerin, tevhide Hıristiyanlardan daha yakın olduğu herkesçe malumdur. Avrupa’da tarih boyunca hunharca katledilen, mallarına el konulan ve yurtlarından atılan Yahudîlerin sayısı, mazlumen ölen Hıristiyanlardan az değildir.


14 Nisan 2011 Perşembe

Sual:
Güvenlik görevlilerinin cuma namazına gidememesi hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap;
Özür sebebiyle gitmemek dârülharbde câizdir. Dârülislâmda zâten izin verirler. Çok kritik hallerde burada da gitmemek câizdir. Cuma namazına gidemeyen öğle namazını kılar.
16 Kasım 2011 Çarşamba

Sual:
Bazı kişiler bankalara prim yatırarak ikinci emeklilik hakkı kazanıyorlar. Dinen bu özel emeklilik câiz midir?

Cevap;
Garer (belirsizlik) bulunan bir muamele olduğundan dârülislâmda câiz değildir. Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve Muhammed’e göre câizdir.
16 Kasım 2011 Çarşamba

Sual:
Teknokask, laptop gibi teknolojik mamulleri yangın, kırılma ve benzeri haller için sigortalatmak câiz midir?

Cevap;
Dârülislâmda câiz değildir. Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve Muhammed’e göre kazâ sigortası yapmak ve yaptırmak câizdir.
16 Kasım 2011 Çarşamba

Sual:
Günümüz dünyasında vakıf malları hususiyetini yitirdi mi, alınıp satılabilir mi?

Cevap;
İslâm hukukuna göre vakıf malı, harap olup vakfa faydalı olacak başka bir malla değiştirmek maksadı dışında satılamaz. Şer’î manada vakıf kurmak, şimdiki kanunlara göre mümkün değildir. Bugün bir vakıf malı, vakıf maksatlarına uygun olarak kullanılıyorsa, alınıp satılamaz. Vakıf olmaktan çıkarılmış ise, gaspçının veya mürtedin elinden kurtarmak maksadıyla alınıp mülk edinilebilir ve başkasına satılabilir. Zira gâsıp, gasp etmekle habis de olsa mâlik olmuştur.
16 Kasım 2011 Çarşamba

Sual:
Osmanlı 1492'de İspanya'daki Yahudilere kucak açtığı halde, neden Müslümanlara kucak açmadı ve İspanya'yı uyarıp savaş açmadı?

Cevap;
Endülüs İspanyollar tarafından işgal edilince, Yahudileri vaftiz ve kılıç arasında muhayyer bıraktı. Müslümanlar ise ilk yıllarda böyle bir baskıya maruz kalmadı. Bunlardan İspanyolların hâkimiyetinde yaşamak istemeyenleri Osmanlı gemileri arzuları üzerine Kuzey Afrika’ya taşıdı. Yahudilerin ise gidecek yeri yoktu. Osmanlı Devleti, büyük bir ileri görüşlülük ile bu zamanın güçlü ticaret ve sermaye erbabını Osmanlı ülkesine getirdi. İstanbul, Selânik ve İzmir’e yerleştirdi. Bunların gelişi Osmanlı ticaret ve ekonomisine çok müsbet tesir etti. Osmanlıların bu vesileyle İspanya ile savaşması o zamanın şartlarında kolay değildi.
16 Kasım 2011 Çarşamba

Sual:
Avrupa’da, çok cirolu bir bonoyu, gayrimüslime vermek günah mıdır? Türkiye’de çok cirolu çeki müslüman toptancıya vermek câiz midir?

Cevap;
Avrupa veya Türkiye’de İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre câizdir.
6 Nisan 2012 Cuma

Sual:
İçki haram mı, rüşvet haram mı gibi şüphe etmek, imanı götürür deniyor. Bir kişi içki içmenin, rüşvet ve fâiz yemenin uygun olmadığını bilse, ama hükmünün haram olduğunu bilmese, yine imanı gider mi?

Cevap;
Meşhur haramları bilmemek, dârülislâmda özür değildir. Şüphe ederse, hemen sorup öğrenmelidir. Dâülharbde bilmemek özürdür.
6 Nisan 2012 Cuma

Sual:

Milletlerarası bir konferansta Hindistan âlimlerinden Muhammed Tahir Kadri, memleketlerin darülharb ve darülislam şeklinde ayrılmasına karşı çıkarak beş kategoriye ayırıyor. Darülislam tarifinde de İslâm ahkâmının tatbik edildiği yer olarak değil; huzur ve barışın yaşandığı yer olarak izah ediyor. Günümüzdeki Birleşmiş Milletler çatısı altında bulunan bütün ülkelerin darülahd olduğunu ve bunun da darülislamla aynı olduğunu söylüyor. Bu söyledikleri muteber midir?



Cevap;

Bu, modernist bir tefsirdir. İslâm hukuku, dünyayı dârülislâm ve dârülharb olarak ikiye ayrılır. Dârülislâm, İslâm hukukuna göre idare olunan memleketlerdir. Velev ki Müslümanlar az olsun. Dârülharb bunun zıddıdır. Velev ki Müslümanlar çok olsun. Tabirlerdeki İslâm (barış) ve harb insanı yanıltmamalıdır. Dârülahd, dârüssulh, dârüzzimme, dârüilbağy gibi alt kısımlara da ayrılabilir. Ama hükümleri benzer. Dârüssulh veya darülahd için ayrı hükümler vardır. Bunlar dârülharb olmakla beraber, diğerlerinden hüküm bakımından farklıdır. Dârülislam ile dârülharb arasında bir yerdedir. Osmanlılar zamanında Fransa dârüssulh idi. Eflak, Erdel, Dubrovnik dârülahd veya dârüzzimme idi. Osmanlıların son zamanlarında 1856 Paris Muahedesi’nden sonra Avrupa devletelrine bu statü tanınmış; ama bu statü arada birr bunlarla harbe engel olmamıştır. Sulh bozulabilir. Bugün kaidelere muvafık dârülislâm yoktur ki, dârüssulh veya dârülahd olsun.


24 Kasım 2012 Cumartesi

Sual:
Dârülharbin şartları nelerdir?

Cevap;
Bir memleket, İslâm hukukuna göre idare olunuyorsa, yani kanunlar Kur'an-ı kerime göre ise, orası dârülislamdır. Aski takdirde dârülharbdir. (Şerhu es-Siyeri'l-Kebîr)
29 Kasım 2011 Salı

Sual:
Açıkça kadın sesiyle müzik dinleyen ve bunu beğenip tavsiye eden kimselere fâsık denilebilir mi?

Cevap;
Dememek lâzımdır. Bu zamanda musikinin hakiki hükmünü bilen çok azdır. Fâsık, günahı günah olarak bilip, kasden işleyen kimseye denir. Bilmemek özür ise de, öğrenmemek ayrı bir kabahattir. Günaha tesir etmez. Nitekim dârülislâmda meşhur olmayan farz ve haramları, dârülharbde meşhur farz ve haramları bile bilmemek özürdür.
8 Aralık 2011 Perşembe

Sual:
Gayrımüslim memlekette de kanunlara uymak gerektiğinden, hız sınırını geçmek, yaya iken yol boş olsa bile yayalar için kırmızı ışık yanarken geçmek haram mı olur?

Cevap;
Trafik ve benzeri kaideler örfe girer. Örf, insanların doğru ve güzel gördüğü kaideler demektir. İslâm hukukunda dört delilden sonra gelen bir delildir. Trafik kaideleri âyet ve hadîslere dayanmaz ama İslâm devletinde kanunla tanzim edilir. Bu kaideler, sâlim aklın icabı ve mahsulüdür. Dünyanın her yerinde insanlar bu kaideleri bulup tatbik ederler. Dârülislâmda da, dârülharbde de örfe uymak mecburîdir. Uyulmazsa günah olur. Zaten her yerde kanunlara uymak şarttır. Aksi takdirde insan zarara uğrar. Kendisini tehlikeye atmak ve zarara uğramak dinen câiz değildir. Yol boş iken kırmızı ışıkta geçmek, mahzurlu değil ise de, bu bile Amerika ve benzeri ülkelerde cezaya sebebiyet verebilir.
8 Aralık 2011 Perşembe

Sual:
Kanun-ı Esasî’de anayasanın hükümlerinin her iki meclisin ayrı ayrı vereceği üçte iki ekseriyet ve padişahın tasdikiyle değiştirilebileceğiyle alakalı bir madde var. Yani bu maddeye göre anayasadaki “Devletin dini İslâmdır” maddesi bile değiştirilebilir mi?

Cevap;
Bu değiştirebilecek bir madde değildir. Değiştirseler de, kanunlar şer’î olduğu müddetçe, devletin dini İslâmdır. Zira bir devletin şer’î olması için anayasasında böyle bir hüküm yazması icap etmez.
6 Nisan 2020 Pazartesi

Sual:
1908'den sonra Osmanlı'ya İslam Devleti denilebilir mi?

Cevap;
Her ne kadar iktidarı eline alan İttihatçıların gayrı şer’î tatbikatları olmuş ise de, şer’î hukuk sistemi muhafaza edilmiştir.
6 Nisan 2020 Pazartesi

Sual:
Dârülislâm olma hususunda farklı içtihatlar var. Meselâ İmam-ı Azam hazretleri bu mevzuda üç şart ararken, İmamı Ebu Yusuf hazretleri tek şart aramıştır. Buna mukabil İmam-ı Şâfiî ve Ebussuud Efendi’nin bir gün dârülislâm olan memleket dârülislâm devam eder istikametinde fetvalarını duyduk. İnsan bulunduğu şarta göre bu kavillerden herhangi birini tercih etme ehliyetini hâiz midir? Meselâ İngiltere gibi İslâmiyetin hiç hükmetmemiş olduğu bir yer ile Türkiye gibi geçmişi dârülislâm olan ve çoğunluğunu müslümanların teşkil ettiği bir ülkeye bu fetvâlardan biri daha uygundur denilebilir mi? Bugün bu kavillerden birini tercih edenler neyi esas alarak bunu yapıyorlar? Bir de dârülislâm ve dârülharb dışında "dârülsulh" diye bir mefhum var mıdır? Varsa nedir?

Cevap;
İmamlar arasında bu hususta ihtilaf var gibi görünüyorsa da, aslı böyle değildir. Bir memlekette ahkâm-ı İslâmiyye kanun olarak tatbik edilmiyorsa, orası dârülharbdir. Bütün mezheblere göre de böyledir. İmam Şâfiî’nin ictihadı arazi mülkiyeti bakımındandır. İmam Nevevi böyle izah ediyor. Mezhebde tercih ehli âlim olmayan, mezhebin veya mezheblerin kavilleri arasında tercih yapamaz. Ancak zaruret sebebiyle başka kavil veya mezheb tatbik edilebilir. Dârüssulh, dârülislâm ile anlaşma hâlindeki memleketlere denir. Asr-ı saadette Eyle ülkesi, Osmanlılar zamanında meselâ Fransa böyle idi.
27 Mart 2012 Salı

Sual:
Günümüzde para bankada durunca değeri ölüyor. Değerini korumak için fâiz alınıyor. Paranın hem değerini korumak, hem de fâiz yememek mümkün müdür? Altına yatırılabilir mi? Ya da kredi alındığı zaman, fâizden kurtulabilmek için bankaların kırtasiye adı altında aldıkları para fâiz sayılır mı?

Cevap;
Para altına göre değerlendirilir. Paranın altın karşısındaki değer kaybı borçludan istenebilir. Bu bakımdan bankaların fâiz adıyla ödediği mikdar, bunun bazen altında bile olabiliyor. Bu sebeple bankaya para yatırıp fâiz almak, bu çerçevede câiz olmaktadır. Altına yatırmak daha iyi ve uzun vadede kârlıdır. Kaldı ki dârülharbde bankaya para yatırıp fâiz almak İmam Ebu Hanife ve Muhammed'e göre câizdir. Ancak fâizle kredi almak câiz değildir. Muamele masrafı adı altında alınırsa, câiz olabilir.
27 Mart 2012 Salı

Sual:
Dayanışmalı tüketici topluluğu oluşturulan bir sistemde gayrimüslim olan iki kişi sisteme katılsa ve anlaşmalı marketten içki ya da domuz eti alsa, bu alış satıştan elde edilen ve firmadan alınan indirim bedeli tüketiciler arasında paylaşılsa caiz olur mu?

Cevap;
Dârülharbde, yani İslâm hukukuna göre idare olunmayan memleketlerde, İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre caizdir.
27 Mart 2012 Salı

Sual:
Türkiye'de İslâmî banka adı altında iş yapan müesseselerin yaptıkları işler ne kadar İslâm hukukuna uygundur? Kâr payı denilen şey tam olarak nedir? Fâizden farklı olduğunu söylüyorlar; ancak nihayetinde kredi verip bunun fâizini alarak buradan kazandıkları parayı kar payı diye dağıtıyorlar. Dârülharbdeki vaziyet nedir?

Cevap;
Bu müesseseler bildiğimiz kadarıyla kendilerine yatırılan mevzuatı, para getiren işlerde kullanıyor; muamele ve müdarebe yoluyla nemalandırıyor. Fâizle kredi vermiyor. Bundan elde ettiği kârı da mudilere dağıtıyor. Yaptığı bu iş meşrudur. Fâize benzese de aynı değildir. Dârülharbde bankaya para yatırıp fâiz almak İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre câizdir. Ama fâizle para çekmek câiz değildir.
30 Mart 2012 Cuma

Sual:
Almanya’da ganyan bâyii, iddaa bâyii, kumarhane açmak, fâizle para verip bankerlik yapmak câiz midir?

Cevap;
Bu işler müslümanın menfaatine olduğu için Almanya’da caiz ise de, müslümana yakışmaz.
6 Nisan 2012 Cuma

Sual:
Bir cevabınızda: Ahkâm-ı İslâmiye’nin tatbik olunmadığı Almanya, Fransa gibi memleketlerde, gerek oradaki gayrımüslimlerle, gerekse birbirleriyle olan muamelattaki münasebetlerinde ahkâm-ı İslâmiye’ye uymamaları, fâsid akid yapmaları, karşı taraftan fâiz almaları câizdir. Merak ettiğim, bu cevaz, fâiz ve zarar dışında bütün hususlarda mıdır ve bâtıl satışlar dâhil midir?

Cevap;
Fâiz ve fâsid satışlar böyledir. Bâtıl satışların da böyle olduğu Fethü’l-kadir’de yazılır.
6 Nisan 2012 Cuma

Sual:
Dârülharpteki kadınların câriye olarak vaty edilmesi câiz midir? Meselâ yurtdışındaki Alman kadınlarla vaty câiz olur mu?

Cevap;
Ne dârülharbdeki gayrımüslim kadınlar, ne de dârülharb veya dârülislâmda dinin emirlerini yerine getirmeyen kadınlar câriyedir. Bunların bu sebeple câriye hükmünde olduğunu, bu sebeple kollarına ve saçına şehvetsiz bakmanın câiz olacağını söyleyen âlimler vardır. Çünki bu kadınlar saçlarını kollarını kendi istekleriyle açmış ve başkalarının bakmasına da razı gelmiştir. kocaları, babaları da bundan şikâyetçi değildir. Câriye'nin başka kadınlara ve erkeklere göre avret yeri, Hanefî'ye göre, göbek ile diz kapağı arasından başka, göğüs, karnı ve sırtıdır. Mâlikî ve Şâfiî mezhebi ile Ahmed bin Hanbel'in bir kavline göre göbekle diz kapağı arasıdır. Ahmed bin Hanbel'in diğer kavline göre yalnız sev'eteyn, yani  önü ve arkasıdır. Yani bir kadın veya erkek, cariyenin avret yeri dışında kalan yerlerine şehvetsiz bakabilir. Câriye olmak başkadır; câriye hükmünde olmak başkadır. Bunların vaty edilebileceğini düşünmek veya söylemek çok yanlıştır. Bir kimsede kölelik statüsünün teşekkülü için dârülislâm, meşru cihad, esaret ve halife-i müslimîn bulunması şarttır. Müslüman, ancak kendi mülkü olan Müslüman veya ehl-i kitap câriyesi ile vaty edebilir.
6 Nisan 2012 Cuma

Sual:
İslâm'ın ilk döneminde olduğu gibi, günümüzde de cariyelik var mıdır?

Cevap;
Yoktur. Köle veya câriye statüsünün kurulması için, dârülislâm, halife-i müslimîn ve meşru cihad olmalı; yahud eskiden kalma köle ve câriyeler miras olarak intikal etmelidir.
8 Nisan 2012 Pazar

Sual:
Trafik kaidelerine uymamak günah mıdır? Trafik kazâsındaki ölüm yahut yaralanmadan dolayı tazminat almak câiz midir? Diyet veya tazminatın miktarı ne kadardır?

Cevap;
Trafik kaideleri örfe girer. Uymak vâcibdir. Dârülharbde, hata benzeri adam öldürmenin cezası Hanefî mezhebinde yalnızca keffarettir. Diyet gerekmez. Diğer üç mezhebde ise diyet ödenir. Tazminatı bu üç mezhebe göre almak ve vermek câiz olur.
8 Nisan 2012 Pazar

Sual:
Binaların altında bulunan mescitlerde cuma namazı kılınabilir mi? Karşımızda bulunan bir sitenin mescidinde, müftülüğün verdiği bir imamla cuma namazı kılıyoruz. Bir arkadaşımız câmide ve kalabalık yerde kılmamız gerektiğini söyleyip kendisi gelmiyor?

Cevap;
Umumi izin varsa, yani isteyen herkes gelebiliyorsa kılınır. Müslümanlar toplanıp her yerde Cuma kılabilir. Dârülislâmda halifenin izni lâzımdır. Dârülharbde ise Müslümanların toplanması kâfidir.
10 Nisan 2012 Salı

Sual:
Güvenlik görevlilerinin cuma namazına gidememesi hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap;
Dârülharbde nafakasından olacaksa, gitmeyebilir. Öğleni kılar.
10 Nisan 2012 Salı

Sual:
Dârulharbde gayrimüslimlere içki satmak câiz midir?

Cevap;
Bazı âlimlere göre câizdir. Şarap dışındakileri satmak ittifakla câizdir (İbni Abidin).
10 Nisan 2012 Salı

Sual:
Yılan derisi ticareti yapmak câiz midir?

Cevap;
Müslüman olmayanlara satmak dârülharbde câizdir. Bazı âlimlere göre dârülislâmda da câizdir.
10 Nisan 2012 Salı

Sual:
% 100 anapara korumalı altın ve petrol yatırım fonu almak caiz midir?

Cevap;
Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve Muhammed'e göre câizdir.
13 Nisan 2012 Cuma

Sual:
Fudayl bin İyad hazretlerinin “Bid’at sahibini gördüğünde yolunu değiştir” gibi sözlerini ana yola te’vil etmek gerekli midir?

Cevap;
Dârülislâmda böyle yapılırsa, bid’at sahibi uyanır, niye bana böyle yapıyorlar der, umulur ki kendindi ıslah eder. Dârülharbde veya fitne zamanında bu mümkün değildir. Yine de bid’at sahibinden kaçmalıdır ki kendisine zararı olmasın.
14 Nisan 2012 Cumartesi

Sual:
Vadeli hesaptaki para, vadesiz paraya aktarılınca, tüm para mülk-i habis olur mu?

Cevap;
Dârülislâmda, fâizin yattığı ilk hesab mülk-i habis olur.
14 Nisan 2012 Cumartesi

Sual:
Açıkça küfr olan bir şey için, acaba küfr müdür diye düşünmek, yani bilmemek küfr olur mu?

Cevap;
Dârülharbde açıkça küfr olan meşhur şeyleri bile bilmemek özürdür. Dârülislâmda ise, inanç ve amel hususundaki meşhur farzları bilmemek özür değildir. Bilmediği bir şey ile karşılaşınca, “Doğrusu nasıl ise öyle inandım” deyip geçmek gerekir.
16 Nisan 2012 Pazartesi

Sual:
Fıkıh kitaplarında namazı devlet reisi veya vâlinin izni ile kılmak, Cuma namazının eda şartı olarak sayılıyor. Bu hüküm şeriat devleti için mi geçerlidir?

Cevap;
Darülislamda, yani İslâm hukukuna göre idare olunan yerlerde Cuma namazı kılmak farzdır. Bunu halife veya bunun izin verdiği kimse (imam-hatib) kıldırır. Bugün için halife olmayan yerlerde, cuma namazı Hanefî mezhebine göre farz olmamaktadır. Ama Müslümanlar toplanıp bir imamın arkasında Cuma kılarlarsa, sahih ve buna uymak caiz olur.
22 Nisan 2012 Pazar

Sual:
Buradaki insanların bazıları ülkelerindeki sistemin tağutî olduğunu, mahkemeye başvurmanın tağuta muhakeme olduğunu, askerlik, polislik, mektebe gitmek ve rey kullanmak gibi hususların şirke sebebiyet vereceğini söylüyorlar. Doğru mudur?

Cevap;
Müslüman hangi sistemde olursa olsun hakkını korumak zorundadır. Bunun yolu da mahkemeye müracaattir. Sistemin şer'î olup olmaması, o müslümanın kabahati değildir. Polislik, mektebe gitmek, rey kullanmak, din ve millete hizmet için yapılabilir. Bu niyet ile yapılırsa, şirk veya günah olmak şöyle dursun, sevab bile kazanılır. Bozuk düzeni beğenmek başkadır; bu düzende işini yürütmek başkadır. Kur’an-ı kerimde anlatıldığı üzere, Yusuf aleyhisselâm firavundan maliye nâzırlığını istedi. Âyet-i kerimelere kendi kafasına göre mânâ vermek veya Arap âlemindeki reformist ve dinî malumatı zayıf gazeteci ve yazarların ağzıyla konuşmak doğru değildir. Bu, Müslüman âleminin güçlenmesini istemeyen bir kesim tarafından ortaya atılıyor olsa gerektir.
27 Nisan 2012 Cuma

Sual:
Ahlâk kitaplarında vazifeden istifa etmek caiz değildir yazılıdır. Burada kastedilen vazife, polislik, öğretmenlik gibi meslekler midir, yoksa her türlü meslekten istifamı kastediliyor? Hangi hallerde istifa etmek caizdir?

Cevap;
Riyâdü’n-Nâsıhîn’de diyor ki: “Kesbin (kazancın) beşinci yolu, hizmettir. Yusuf aleyhisselâm, Enbiyâ-i ulil-emri vel-ebsârdan olduğu halde, kulların sıkıntıda olduğunu görüp, hükûmet reisi kâfir olduğu halde, ona giderek vazife istedi. Böylece, insanlara hizmet etti. O halde, kullara hizmet edeceğini bilen ve bunu kendinden başka yapacak kimsenin bulunmadığını gören, bu vazifeye bir zâlimin geçmesini önlemek ve müslümanlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazife istemelidir. Münhal imamlığı, müftülüğü, vâizliği, öğretmenliği, polisliği istidâ, yani taleb etmelidir. Bir iyilik yapamasa da, hiç olmazsa, müslümanların zararına çalışmayı önlemek de ibâdet olur. Vazifeden istifâ etmek de, bunun için câiz değildir.” Bu bakımdan, ayrıldığı takdirde insanların zarara uğrayacağı veya daha kötü birisinin gelip insanlara kötülük yapacağı yukarıda sayılan hallerde vazifeden ayrılmak uygun değildir. Her iş böyle değildir.
27 Nisan 2012 Cuma

Sual:
Dârülislâmda meşhur din bilgilerini bilmemek özür olmadığına göre, meselâ cinnin varlığından veya rüşvetin haram olduğundan haberi olmayan câhil bir kimse küfre düşmüş olur mu?

Cevap;
Haramları bilmemek değil, bilince inanmamak küfrdür. Dârülharbde meşhur farz ve haramları bile bilmeden işlerse mesul olmaz. Dârülislâmda meşhur olmayan farz ve haramları bilmez ve işlerse mesul olmaz. Dârülislâmda meşhur farz ve haramları bilmemek özür değildir. Yani bilmeden işlese bile mesul olur. Ama inkâr etmedikçe küfre düşmüş sayılmaz. Çünki halk arasında öyle kimseler vardır ki, rüşvetin ne olduğunu bile bilmez. Kelâm kitaplarında Kur’an-ı kerime topluca iman etmek kâfidir, der. Dinin esasları amentüde bildirilmiştir. Bunu bilip iman etmek, mümin olmak için kâfidir. Tafsilat bilmek, imanlı sayılmak için lâzım değildir. Öğrenme imkânı olup da öğrenmemek yerine göre günah veya mekruhtur.
8 Mayıs 2012 Salı

Sual:
Yurt dışında çalışan birisini işyeri çalıştığı saat üzerinden daha aşağı mikdarda sigorta yapıyor ve maaşı az gözüküyor. Böylece işçinin devletten yardım alma hakkı doğuyor. Bu yardımı almak uygun mudur?

Cevap;
Düşük sigorta yapılmasından doğan farkı işyerinin ödemesi lâzımdır. Bu devletin borcu değildir. İşyerinin borcudur. Çünki işçi ile işyerinin anlaşması maaş+sigorta ödeme bedeli üzerindendir. Dârülharbde bile olsa, kandırarak bir kâfirden mal çekmek câiz değildir. Ancak anladığım kadarıyla devlet bu gibi hususlarda tolerans gösteriyor. Bir başka husus, eğer devlet o vatandaştan hakkı olmayan bazı şeyler (haksız vergi veya ceza gibi) tahsil etmişse, o zaman şahsın devletten alacağı doğar. Bu kadar mikdarı alabilir. Müslüman nerede bulunursa bulunsun İslâmiyetin güzel ahlâkının numunesi olmak mecburiyetindedir. Hele kanunlara uymamak, hele bir de neticede ceza doğuyorsa, caiz değildir. İşyerini şikâyet etmelidir.
11 Mayıs 2012 Cuma

Sual:
Mısır'a giren Osmanlı askeri, harp esnasında Müslüman Mısır halkından esir alıp köle edebilir mi?

Cevap;
Kölelik, harbde esir alınan gayrımüslimler için bahis mevzuudur. Esir alınmadan evvel Müslüman olan, kölelikten, öldürülmekten ve fidye karşılığı iade edilmekten kurtulur. Esir alındıktan sonra Müslüman olan, öldürülmekten ve fidye karşılığı iade edilmekten kurtulur ise de, kölelikten kurtulamaz.
15 Mayıs 2012 Salı

Sual:
Anayasası İslam Hukuku üzerine inşa edilen bir demokratik sistem sizce bugün mümkün müdür? Mesela, yemekhanede rakı içen bir Müslümana had cezası verilir mi?

Cevap;
Demokrasi, tam mânâsıyla İslâmî bir sistem değildir. İslâm hukuku bütün aksamıyla tatbik edilecek olsa, demokrasi ile çatışır. İslâm hukukunda, halife seçimle gelir. Adaylar farklı görüşlere (partilere) mensup olabilir. Farklı programları müdafaa edebilir. Ama seçilince ölene kadar kalır. Seçimle gelen meclis kanun hazırlayabilir. Ama bu kanunlar şer’î hukuka aykırı olamaz. Şer’î hukuku, halkın tamamı bir araya gelse, değiştiremez. Devlet dinin yayılması ve tatbikine nezaret eder. Dinin emirlerini gerekirse zorla infaz eder. Bu bakımdan İslâm demokrasisi denildiği zaman, modern demokrasilerden farklı bir yerde durur. Had cezalarının tatbiki çok sıkı esaslara tâbidir. İslâm devletinde müslümana içki satışı ve servisi mümkün değildir. Nitekim bugün bazı Arap ülkelerinde içki satışı hususî dükkânlarda ve yalnızca gayrımüslimlere yapılır. Lokantalarda da içki servisi için gayrımüslim olmak şarttır. Ama evinde içki içen birisini de devlet takip etmez.
17 Mayıs 2012 Perşembe

Sual:
Bir müslüman kız, Almanya’da bir Hıristiyan ile veya başka dinden yahud ateist biriyle evlenip ayrılsa, bu kadının dinen hükmü nedir?

Cevap;
Müslüman erkeğin, Ehl-i Kitab (Yahudi ve Hıristiyan) bir kadınla evlenmesi mekruh olmakla beraber sahihtir. Müslüman bir kızın veya kadının, Ehl-i Kitab bile olsa, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi câiz değildir. Hatta bu husus âyet-i kerime ile sâbit olduğundan, bu kız/kadın evlenmeye niyet edip karar verdiği anda mürted olur, İslâmiyetten çıkar. Sonra pişman olup tövbe ederse, imanını tazeleyebilir, ama o erkekle evli kalamaz. Bu erkek nikâhtan evvel Müslüman olursa, mesele yoktur. Evlendikten sonra Müslüman olursa, kadının yine tövbe edip imanını tazelemesi gerekir. Bu kadın dârülharbde yaşıyor ve bu hükmü bilmiyorsa, imanı gitmez. Ama nikâhı aslâ sahih olmaz. Zinâ günahına girmese bile, Müslüman olduğu halde bu hükümleri öğrenmediği için bunu öğrenmediği için günahkâr sayılır. Çünki dârülharbde farz ve haramları bilmemek özürdür.
17 Mayıs 2012 Perşembe

Sual:
Bir Müslümanın dârülharbdeki kanunlara uymasının İslâmiyetteki delilleri nedir? Dârülharbdeki müslüman cemaatler veya muhterem bir âlim cihad ilan edebilir mi? İslâmiyetin mukaddesatına tecavüz vâki olduğunda, müslüman nasıl reaksiyon vermelidir? Sadece ekonomik sebebe binaen bir dârülharb ülkesine gidip yerleşmek câiz midir?

Cevap;
Müslümanların hâkim olduğu ve İslâm kanunlarının cari bulunduğu yere dârülislâm denir. Bunun hilafı dârülharbdir. Dârülharbde kaide itibarıyla Müslümanlar yaşamaz. Ancak gayrımüslimler Müslümanların dinine, canına, malına saygı gösteriyorsa, burada yaşamak caiz olur. Ulemâ, zaruretsiz gayrımüslim memleketine yerleşmeye cevaz vermemiştir. Ticaret ve sair maksatlarla gidilebilir. Bir müslümanın memleketi dârülharbe dönüşmüşse, canına, dinine, malına saldırılmıyorsa orada yaşamaya devam edebilir. Cihadı devlet yapar. Halife-i müslimîn ilan eder. Ferdler, cemiyetler yahud âlimler cihad ilan edemez. Cihad için güçlü bir hazine ve talimli bir ordu lazımdır. Düşman güçlü ise, harb değil sulh yapılır. Müslümanın dinine saldırıldığı zaman, âlimler dil ile emr-i maruf yapar. Avam (halk) bunlara destek olur. Bu mümkün değilse orada fitne var demektir. Susup oturmayı, fitnelere karışmamayı hadis-i şerifler emreder. Yoksa daha büyük fitneler zuhur eder ve müslümanlar sıkıntı çeker. Kudsiyata hakaret edildiğinde, kanunî yollardan hak aranır. Mümkün değilse kenara çekilinir, karşılık verilmez. Ferdlerin cihadı, emr-i maruf ve nehy-i münkerdir ki hadis-i şeriflerle çerçevesi çizilmiştir. Hazret-i Peygamber’in Mekke devri, dârülharbde yaşayan Müslümanların nasıl davranması gerektiğine en güzel numunedir. Bu hususlar siyer kitaplarında tafsilatlı ve delilli anlatılmıştır. Benim Osmanlı Hukuku kitabımın harb hukuku bahsinde de teferruatlı malumat vardır.
3 Haziran 2012 Pazar

Sual:
Yurt dışında yaşayan ve gayrı Müslimlerle ister istemez temas hâlinde bulunanlar için başka dinden olanların bayramlarını kutlamak veya bayram dolayısıyla getirdikleri hediyeyi kabul etmenin hükmü nedir?

Cevap;
Fitne çıkarmamak, İslâmiyetin güzel ahlâkını göstermek maksadıyla tebrik edilir, hediyeleri alınır; ama kalben bu güne hürmet etmek caiz değildir. İbni Abidin der ki: Müslümanın gayrımüslime hediye vermesi veya ondan hediye kabul etmesi câizdir. Nevrûz ve Mehrican günlerinin adıyla, yani “bu günün hediyesi olarak” diyerek veya bu niyetle hediye vermek câiz değildir, haramdır. Eğer bunu, müşriklerin tazim ettiği gibi tazim ederek yaparsa kâfir olur. Şayet bu günlerde, tazim kasd etmeden halkın âdetine uyarak bir müslümana hediye verse kâfir olmaz. Ancak, şüpheyi def etmek için bunu anılan günlerden önce veya sonra yapmalıdır. Daha önce almadığı bir şeyi bir günde satın alsa; eğer bu günleri tazim için satın almışsa kâfir olur. Ama eğer yemek içmek ve nimetlenmek için almışsa kâfir olmaz. Bu dinî bir gün değilse, hiçbir şey gerekmez. Rivayete göre Serbel Mecûsîlerinden zengin birisi vardı. Müslümanlara karşı gayet iyi davranırdı. Çocuğunun başının traşı dolayısıyla bir davet tertipledi. Davetinde birçok müslüman da bulundu. Bazıları, Mecûsî’ye hediye verdiler. Bu hâl müftiye ağır geldi. Hocası Ali es-Suğdi'ye: «Memleketinin halkına yetiş; dinden çıktılar, Mecûsîlerin şiârı olan şeyleri yaptılar» diyerek hâdiseyi anlatan bir mektup yazdı. Ali es-Suğdî de şu karşılığı verdi: «Zimmet ehlinin davetine icabet şeriatta serbesttir. İyiliğe iyilikle mukabele âlicenaplıktır. Başı tıraş etmek de dalâlet ehlinin şiarından değildir. Dolayısıyla bu kadarcık bir şey ile müslümanın kâfir olduğuna hükmetmek mümkün değildir. Evlâ olan; bu gibi hallerde sevinç ve neşe göstermek için müslümanların onlara muvafakat etmemeleridir.»
9 Haziran 2012 Cumartesi

Sual:
Dârülharbdeki bankalara para yatırıp fâiz almak bazı âlimlere göre câiz değilse, takvâ yolu varken fetvâya yolu neden tercih edilsin? Üstelik bankada Müslümanların da parası varsa mekruh olmaktadır. Böylece kerahetten de kaçınılmış olmaz mı?

Cevap;

Dârülharbde bankaya para yatırıp fâiz almak İmam Ebu Hanife'ye göre câizdir. Fetvâ da böyledir. Üç mezhebe ve İmam Ebu Yusufa göre caiz değildir. İmam Ebu Hanife'nin kavli zayıf kavil değildir. Mezhebin müftabih kavlidir. Bu zamanda gayrımüslimlerin siyasete, hukuka ve ekonomiye hâkim olduğu memleketlerde yaşayan müslümanlar için büyük bir destektir. Takvâ sahibi bu işe bulaşmaması uygun ise de, zarar etmesi de uygun değildir. Zirâ İslâm cemiyetinde para, altın ve gümüştür. Kıymetini hükûmetlerin tesbit ettiği kâğıt parada ise değer kaybı vardır. Bankanın verdiği fâiz bu mikdarın altında veya eşit ise, zaten fâiz değildir. Çünki alışverişte para kesat olsa, değeri düşse, akid zamanındaki kıymeti ödenir. Bu da altın üzerinden tesbit olunur. Bankada dârülislâm vatandaşı Müslüman veya zimmînin de parası varsa, buraya para yatırıp fâiz almak mekruh olur. Ekseriyet bunlarda ise tahrimen, değilse tenzihen mekruhtur. Ancak dârülislâm vatandaşı olmayan müslümanların para yatırması, buradan alınan fâizi mekruh etmez.


23 Haziran 2012 Cumartesi

Sual:
Arabaya kasko yaptırmanın dinen mahzuru var mıdır?

Cevap;
Kaza ve hayat sigortası, garer (belirsizlik) bulunan akid olduğunndan dârülislâmda câiz değildir. Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre caizdir.
6 Temmuz 2012 Cuma

Sual:
Bankaların likit fon muamelesi caiz midir?

Cevap;
Likit fon denilen sistemde bilindiği kadarıyla, banka mudinin parasıyla fon alır. Bu fonda, para, repo, altın, döviz ve hisse senedi gibi yatırımlara bağlanır. O fonun yükselişine göre az mikdarda da olsa muntazam ve garantili şekilde mudinin parasında artış olmaktadır. Bu fonda fâiz ve hisse senedi gibi şer’î hükümlere uygun olmayan hususlar bulunduğu için, bankaya para yatırıp B tipi (likit) fon veya A tipi fon muamelesine girmek, bankaya para yatırıp fâiz almak gibidir. Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre câizdir.
13 Temmuz 2012 Cuma

Sual:
Demokratik memleketlerde, en dindar gözüken siyasî parti bile, şer’î hukuka aykırı kanunlar üzerine yemin etmekte ve memleketi gayrı islâmî hükümlerle idare ettikleri için,yaptıkları câiz olur mu? Mekke’de henüz müslümanlar güçsüz iken bile müşriklerin “Bir sene sizin dediğinizi yapalım, bir sene de bizim dediklerimiz olsun” teklifini Hazret-i Peygamber reddettiğine göre bunlara rey verenlerin vaziyeti nedir?

Cevap;
Müslümanların hâkim olduğu bir memlekette zaten böyle bir şey mevzu bahis olamaz. Böyle olmayan bir yerde Müslümanların sözünün geçmeyeceği, şer’î hukukun resmiyette tatbik olunamayacağı açıktır. Burada siyasî parti eğer insanlara, Müslümanlığa hizmet etmek maksadıyla hareket ediyorsa, bu şekilde yemin etmesi düşmana karşı hüd'a (hile) olur. Harb hiledir. Şeriata aykırı kanun ve icraatlarda da bunlara inanarak yapmadığı müddetçe ikrah bahis mevzuu olur. Bahsettiğiniz hadiseyi işitmedim. Peygamber aleyhisselamın her hali bugünki insanlara uymaz. O peygamber idi. Kaldı ki meselâ Hudeybiye'de Medine’ye sığınan müslümanları mekke’ye iade etmek hususunda müşriklerin sözüne uymuştur.
31 Temmuz 2012 Salı

Sual:
İslâmiyette milliyetçiliğin yerini nasıl izah edebiliriz?

Cevap;
Cenab-ı Hak insanların birbirini tanıması,hayatını rahatça sürdürebilmesi için kavimlere ayırmıştır. İnsanın kendi kavmini tanıması, sevmesi, kültürünü benimsemesi gayet tabiîdir. Mensup olduğu kavmin saadet ve refahını istemesi de böyledir. Ama bunu bir üstünlük vesilesi yapması, başkalarına ve dünyaya karşı bakış açısını bu istikamete yerleştirmesi yanlıştır. İnsanların bazı insanî reaksiyonlar vermesi ve bunu milliyetçilik perdesi arkasına saklaması da çok rastlanan bir husustur. Çünki insanlar milliyetçiliği ulvî bulmakta ve bunun arkasına saklanarak yapılan haksızlıkları mühimsememektedir. İslâmiyet, “Müminler kardeştir” hükmü ile ırk ve memleket birliğinden evvel, din kardeşliği esasını koymuştur. Buna göre milliyetçiliğin icabı olarak görülen bir iş, İslâmiyete aykırı ise makbul değildir. Türkiye açısından bakılacak olursa, Ermeni ve Kürt meselesi bu çerçevede değerlendirilebilir.
20 Ekim 2012 Cumartesi

Sual:
Bir kişi ehl-i sünnet itikadına tâbi olup, amelde bid’at işliyorsa, bu kişi için ne söylenebilir?

Cevap;
Amelde bid’at işlemek tahrimen mekruhtur. Bunu bilerek işleyenin hükmü budur. Bid’at olduğunda ittifak varsa, bunu ortaya çıkaran bid’at ehli sayılır. Meselâ mest üzerine meshe inanmayıp, çıplak ayağa meshe inanmak, amelde bid’at olduğu halde, buna itikad eden bid’at ehli olur. Çünki bu amelin dinden olduğuna itikad etmektedir. Bid’at olduğu iyi bilinmeyen işi işleyen kimseye bid’at ehli denemez. Bilmemek bazen özürdür. Bilmeyen, işlediği iş için değil, bunun mahzurlu olduğunu öğrenmediği için mesuldür. Meşhur farz ve haramları bilmemek dârülislâmda özür değildir.
20 Ekim 2012 Cumartesi

Sual:
Birçok hadis-i şeriflerde emire, sultana itaatin ehemmiyeti tebarüz ettirilmiş. Bugün için siyasetçilerin icraatini tenkit; seçimlerde iktidardaki siyasetçiye karşı çalışmak câiz midir?

Cevap;
Hadîs-i şeriflerde kasdedilen sultan, İslâm devletinin reisidir. Meşru şekilde başa geçmiş halifedir. Şimdiki siyasetçiler değildir. Ama bunlara da itaat etmek, kendisini tehlikeye atmamak dinin icabıdır. Ayrıca gıybet ve iftira haramdır.
5 Mart 2013 Salı

Sual:
Dârülharbde bir hırsızlık yapılsa, o yer sonradan dârülislâm olsa, hırsızlık yapan kişiye ceza verilir mi?

Cevap;
Hayır. Had suçları, dârülislâmda işlenirse cezalandırılır. Diğer Hanefî dışındaki üç mezhebde, dârülislâm vatandaşı bir müslümanın, dârülharbde işlediği hırsızlık, zina, şarap içme gibi had suçuna, dârülislâmda ceza verilir.
7 Nisan 2013 Pazar

Sual:
Dârülharbde bir kişi bir başkasına sen benim kölemsin veya bir kadına câriyemsin dese, o da kabul etse, icap ve kabul gerçekleştiği için o kişi köle olur mu?

Cevap;
Hayır. Kölelik böyle kurulmaz. Meşru cihad, dârülislâm ve halife, ganimetin de meşru taksimi şarttır. Hür bir kimse kendisini veya çoluk çocuğunu köle olarak satamaz, veremez. Ancak dârülharbde aslı köle olan birini bir başkası satın alabilir. Dârülislâma geldiklerinde de o kişinin köleliği devam eder.
23 Nisan 2013 Salı

Sual:
Bir kişi faizle 10 bin lira kredi çekip araba alsa, bunun bin lirasını ödese, sonra arabayı başkasına satsa ve borcu da devretse, bu ikinci şahıs fâiz günahına girer mi?

Cevap;
Bankaya olan 9 bin lira arabayı alan kimseye havâle edilmiş olur. Rüşvet, fâiz, bâtıl veya fâsid muameleden doğan bir borç havâle edilemez. Sahih bir borç havâle edilebilir. (İbni Abidin, Havâle bahsi) Bu bakımdan meşru olmayan bir borçtan dolayı havâleyi kabul eden kimse mesul olur. Dârülharbde her ikisi de havâle edilebilir. Burada havâleyi ödeyen ikinci şahsın bir dinî mesuliyeti yoktur.
18 Mayıs 2013 Cumartesi

Sual:
Bir kimse bir başkasını had cezasını gerektirecek bir suç işlerken görse ve şikâyetçi olmazsa vebal altına girer mi?

Cevap;
Hayır. Bu suçların şüyuu (yayılması), vukuundan (olmasından) beterdir. Hatta “Kim din kardeşinin bu dünyada bir ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” hadis-i şerifi mucibince bu hususta şâhitlik bile yapmamak efdaldir. Dârülharbde ise zaten had cezaları tatbik edilmez.
18 Mayıs 2013 Cumartesi

Sual:
Bir otel inşaatı yapıyoruz. Kiralamak için müracaat eden hiçbir şirket, alkol satılmaması şartımızı kabul etmiyor. Nasıl hareket etmemiz lâzımdır?

Cevap;
Alkol satana bina kiralamak caizdir. Dârülharbde gayrımüslime şarap satmak câizdir. Müslümana ise şarap satmak haram; şarap dışındaki içkileri satmak mekruhtur.
19 Mayıs 2013 Pazar

Sual:
Dârülharbde devlet hazinesini soyan ya da devlet malına zarar veren, meselâ karayolunu tahrib eden kişi kul hakkına girer mi? Girerse, kimin hakkına girmiş olur?

Cevap;
Dârülharbde hazine insanların maslahatına harcanıyorsa, buna zarar vermekle, bu insanların hakkına girilmiş olur. Karayolu, zâlim hükûmetin israfı değildir. Kâfir hükûmetin malı da değildir. Bir karayoluna zarar veren de, doğrudan veya dolaylı olarak karayolundan istifade edenlerin hakkına girmiş olur.
19 Mayıs 2013 Pazar

Sual:
Krom madeni işleten kişi zekâtını nasıl verir?

Cevap;
Dârülislâmda madenlerin beşte biri beytülmâle verilir. Dârülharbde madenin zekâtı yoktur.
19 Mayıs 2013 Pazar

Sual:
Avrupa’da Türklerden bazı esnaf fatura kesmiyor; bundan dolayı vergi avantajı doğuyor. Dinen mahzurlu mudur?

Cevap;
Kişilerin, bazen devletten haksız yere tahsil edilmiş vergi veya ceza gibi sebeplerle alacağı doğuyor. Bunu geri alması da mümkün olmuyor. Bu bakımdan caiz görülebilir. Yine de kendisini tehlikeye atmak, cezaya uğramak doğru değildir. Müslüman dine uyar, günah işlemez; kanuna uyar, suç işlemez.
19 Mayıs 2013 Pazar

Sual:
Okuduğum bazı fıkıh yazılarının namaz kısmında, ezan okunduğunda duyulmayan yere gitmemelidir diyor. Bununla anlatılmak istenen nedir?

Cevap;
Ezan sesi gelmeyen yerde yaşamamalıdır. Zira orada Müslüman cemaati yok demektir. Müslüman cemaatin bulunmadığı yerde yaşayan müslümanın işi çok zordur. Evlenecek kız bulamaz, nikâh şahidi bulamaz, ölse cenaze işlerini yapacak kimse bulamaz.
21 Haziran 2013 Cuma

Sual:
Amerika’da bir şirket, sigorta edilmiş telefon çalındığında yenisini veriyor. Şirkete telefonu çalınmadığı halde, çalındı veya kayboldu diyerek yenisini almak caiz olur mu?

Cevap;
Hayır. Dârülislâmda veya dârülharbde kâfire de yalan söylemek ve böylece mal veya menfaat elde etmek caiz değildir.
8 Aralık 2013 Pazar

Sual:
Kürtaj yaptırmanın maddî cezası nedir?

Cevap;
Dârülislâmda gurre denilen bir tazminat çocuğun vârislerine ödenir.
8 Aralık 2013 Pazar

Sual:
Cuma vaktinde dersi olan talebenin Cuma namazına gitmediği için mesuliyeti var mıdır?

Cevap;
Hayır. Öğle namazını kılar. Cuma vakti ders koyup talebeye cumaya gitme izni verilmeyen bir memlekette, Cuma namazı zaten farz değildir.
9 Mart 2014 Pazar

Sual:
Anne ve babam dinî vecibelerimi yerine getirmeme, tefsir ve hadîs kitapları okumama, sakal bırakmama mâni oluyorlar. Nasıl hareket etmek gerekir?

Cevap;
Anne ve babayla, hatta kimseyle hiçbir mevzuda münakaşa etmemelidir. Haklı bilse olsa, caiz değildir. Anne ve babası razı olmayanın cennete gitmesi çok zordur. Kâfir bile olsa hakları vardır ve büyüktür. Bu sıkıntıları çok kimse, çok genç yaşamaktadır. Akla ve şeriata uygun hareket etmelidir. Fitne çıkarmak haramdır. Zamanımız kötüdür. Tefsir ve hadîs okumak avama câiz değildir. Eğer muteber bir ilmihal okumuş olsaydınız, oradan insanlarla muamele usulünü de öğrenir, bu sıkıntıyı yaşamazdınız. Anne baba sakala razı değilse, kesmelidir. Sakal, zevâid sünnetidir. Dârülharbde bulunmak, kesmek için özürdür. Namaz, oruç gibi farzlarda veya haram işlemede karşı çıkarlarsa, mesela “peki kılmam” denir; ama dinlemeyip gizlice kılınır.
9 Mart 2014 Pazar

Sual:
Seyyar satıcılık yapmanın hükmü nedir?

Cevap;
Şer’en caizdir. Kanunî hükmü ise beldeden beldeye, ülkeden ülkeye değişebilir
11 Mart 2014 Salı

Sual:
Bir kimse abdestin farzlarından birini bilmeksizin veya farkında olmaksızın terk etse, o zamana kadar aldığı bütün abdestler bâtıl mı olur?

Cevap;
Bu zamanda ve dârülharbde farzı veya vâcibi bilmemek özürdür; ancak imkânı olup da öğrenmemek günahtır. Bu sebeple namazları kazâ etmesi gerekmez. Ederse iyi olur.
3 Mayıs 2014 Cumartesi

Sual:
Dârülharbde bankadan kredi çekmek caiz midir?

Cevap;
Hayır.
12 Haziran 2014 Perşembe

Sual:
İslâm kanunlarının tatbik edildiği memleketlerde gayrımüslimler ibâdethâne açabilirler mi? Ebussuud Efendi'nin “mevcut olanlarla iktifa ederler'' diyerek buna cevaz vermediği doğru mudur?

Cevap;
Müslümanların sulh yolu ile fethettiği yerdeki gayrımüslim mâbedleri anlaşmaya tâbidir. Müslümanların silahla fethettiği veya kurduğu şehirlerde mevcut mâbedler yıkılmaz; ama Müslümanlara ait olur; hükümdar dilerse, gayrımüslimlerin burada ibadet etmesine izin verebilir. Yeni mâbed açmaları da hükümdarın iznine tâbidir. Şeyhülislâmın fetvâsı, kâideyi bildirmektedir.
20 Ağustos 2014 Çarşamba

Sual:
Mecelle’yi İsrail’in de kullanması, kendi dinlerinin eksik olduğunu bir nevi kabul etmeleri değil midir?

Cevap;

Mecelle, Filistin’de İsrail kurulmadan evvel câri olan kanundur. Umumiyetle yeni kurulan devletler, evvelki kanunları yerinde bırakırlar. İngilizler de Filistin’i işgal ettikten sonra 25 sene bu kanunları tatbik ettiler. Mecelle, sistematik ve mükemmel bir kanundur. Yahudi şeriatına da aykırı olduğu söylenemez.  Yahudilik, Musa aleyhisselâmın dininin tahrif edilmiş hâlidir. Bu dinde, Musa aleyhisselâmın şeriatından tek tük hükümlere rastlanması olmayacak iş değildir. Şeriatlar arasında benzerlik, hatta ayniyet bulunması tabiîdir. Bunu bir eksikliğin ikrarı olarak görmemelidir. Nitekim 1984’de Yahudi asıllılar için kaldırılmış; Müslümanlar için muayyen hükümleri bâki kalmıştır. İsrail, laik değil, milliyetçi bir devlettir. Bunun için kanunların dine uygunluğunu aramamaktadır.


20 Ağustos 2014 Çarşamba

Sual:
Bir müslüman memleketinde yaşayan birkaç kişi, gayrımüslimlerin ekseriyette olduğu, mesela Yunanistan’a geçip, 'akın' tertiplese, sonra da buradan mal gaspedip dönse, bu onlara helâl olur mu?

Cevap;
Gerçek bir İslâm devletinde, böyle kendi başlarına akın yapıp mal ve insan kaçırmaları günahtır; müslümanlığı kötü tanıtmaktır. Ancak getirdikleri mallar, mülkleri olur. Eğer halîfenin emir veya izniyle girmişlerse, bu savaş hâli demektir ve aldıkları ganimet hükmündedir. Eğer arada sulh olan bir devlet ise (tarihte Osmanlı ile Fransa gibi), hem çapulculuk yapmış olurlar; aldıkları da mülk olmaz. Bugün şer’î prensiplere uygun bir İslâm devleti yoktur.
20 Ekim 2014 Pazartesi

Sual:
Almanya’da bir cemaate fahrî imamlık yaparak ücret alan kimse, ayrıca devletten işsizlik maaşı alabilir mi?

Cevap;
Birincisi, hediye ahkâmına tâbidir. İkincisi, kanunî bir alacaktır. Her ikisi de rıza ile olduğu için caizdir.
20 Ekim 2014 Pazartesi

Sual:
Meslek hayatımıza başlarken, bizi mecburi olarak Oyak mesken fonuna aza yaptılar. Ben faizle işletildiğini duydum. Bizim mesuliyetimiz nedir?

Cevap;
Mecburi olduğu için zaten mesuliyet icab etmez. İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre dârülharbde bu gibi muameleler müslümanın menfaatine ise her halde caizdir.
27 Mart 2015 Cuma

Sual:
Adam öldürmek büyük günah olduğuna göre, cellatların mesuliyeti nedir?

Cevap;
Hakkın icrası veya vazifesinin ifası suç ve günah teşkil etmez. Cellad işini yapmaktadır. Hatta şer’î hükümlerin yerine getirilmesine yardım ettiğinden dolayı sevab bile alır.
27 Mart 2015 Cuma

Sual:
Günümüzde devlet arazisindeki dağlık yerlerde bulunan ağaçlardan yetecek kadar kesmek caiz midir?

Cevap;
Kanuna karşı gelmemek kaydıyla evet.
30 Mart 2015 Pazartesi

Sual:
Amerika’da fakültedeki tıbbî-biyolojik çalışmalar için kan verip para almak caiz midir? Sperm için de vaziyet aynı mıdır?

Cevap;
Dârülharbde gayrımüslime kan satmak câizdir. Ancak sperm câiz olmaz.
16 Ağustos 2015 Pazar

Sual:
Şer'î hukuka göre idare edilmeyen memleketteki müslümanların, bunun için bir şey yapması icab eder mi? Yoksa buradaki nizama göre hayatını idame ettirip, ama doğru olanın şer'î hukuka göre idare edilmek olduğuna inanması kâfi midir?

Cevap;
Dua ve emr-i maruf yapar. Kâfi ve lâzımdır.
16 Ağustos 2015 Pazar

Sual:
Anayasa hocamız, liberal olmakla beraber, bugün ülkenin resmî ideolojisinin Sünnî İslamı korumaya yönelik olduğunu söylüyor. Bu mevzuda ne söylenebil

Cevap;
Yakın tarihi ve bu zaman içinde sünnî kesim hakkındaki icraatları bilen bir kimse böyle söylemez. İnkılaplar devrinde, en çok kan kaybeden, sünnîler olduğu bir realitedir. Halifelerini, hukuk sistemlerini, medrese ve tekkelerini kaybetmişler; sosyal hâkimiyetleri elden gitmiştir. Laik rejim, Sünnî islâmı kontrol altında tutmayı gerekli görmektedir. Devlete bağlı bir diyanet işleri reisliği, bu sebepledir. Çünki sünnî islâmın siyasî ve hukukî mazisi, yeni rejimi endişelendirecek bir miras teşkil etmektedir.
16 Ağustos 2015 Pazar

Sual:
Laik bir sistemle idare olunan memleketlerde rey kullanmak veya kullanmamak câiz midir?

Cevap;
Bu dini bir maslahat değildir. Kullanmak da, kullanmamak da kişiye kalmıştır. Kullanırken de hayırlı olacağına inandığı şekilde kullanır.
16 Ağustos 2015 Pazar

Sual:
Dârülharpte rejimi destekleyecek faaliyetlerde bulunmak, rejimi ve kurucularını övmek dinen mahzurlu mudur?

Cevap;
Zaruretler memnuları mübah kılar. Memuriyet, talebelik gibi zaruri bir vaziyet veya müslümanların umumi menfaati (maslahat), hatta mesela bir müslümanın canını, malını, ırzını, dinini korumak endişesi bahis mevzuu olmadıkça caiz olmaz.
6 Eylül 2015 Pazar

Sual:
Gerçek mânâda bir İslâm devleti olsa, müşriklere savaş açması mı gerekiyor?

Cevap;
İslâm devleti, kendisine ve müslümanlara saldırmadıkça savaş açmaz. Âyet-i kerimelerin tefsiri, Hazret-i Peygamber’in tatbikatıdır. Osmanlı Hukuku kitabıma müracaat edebilirsiniz.
6 Eylül 2015 Pazar

Sual:
Bir ülke cumhuriyet ile idare olunurken aynı zamanda İslâm hukukunu da tatbik edebilir mi?

Cevap;
Türkiye Cumhuriyeti 1926 yılına kadar İslâm hukukunu tatbik etmiştir. Ancak şer’î hukukta hilâfet vardır. Bazı cihetlerden cumhuriyet ile hilâfet sistemi birbiriyle tezat arzeder.
6 Eylül 2015 Pazar

Sual:
Büyük nehirlerin veya Marmara Denizi’nin bir kısmını şer’î devlet bir şahsa kiralayabilir mi?

Cevap;
Maslahat için olabilir. İnsanların üç şeyde ortak olduğuna dair hadîs, ihraz edilmeyen (mülk edinilmiş olmayan) su, ateş ve ot içindir.
6 Eylül 2015 Pazar

Sual:
Fıkıh kitaplarında, "Müslümanların mahallesinde ev satın alan zimmînin, bu evi bir müslümana satması emrolunur. Câmi civarındaki evlerini zimmîlere kiraya veren müslümana, bunlardan alıp, namaz kılanlara vermesi emrolunur" diye yazıyor. Bu hükümler Osmanlı'da, hele İstanbul gibi birkaç yüzbin nüfuslu büyük şehirlerde tatbik edilebilmiş midir?

Cevap;
Tamamı müslümanlarla meskûn ve müslümanlar tarafından kurulmuş Eyüp gibi mahallelerde, gayrımüslimin ev almasına müsaade edilmez. Taraf-ı sultanîden izin verilmiş ise, kimse itiraz edemez. Fıkıh kitaplarındaki ifade, prensibe işaret ediyor. Osmanlılarda sadece Eyüp Sultan'da ve Mekke ile Medine'de bu hüküm tatbik edilmiştir.
6 Eylül 2015 Pazar

Sual:
Şer’î kanunlarla idare edilen bir devlette gayrımüslim kadınlar halk arasında oldukları zaman tesettür etmek mecburiyetinde midir?

Cevap;
Hayır. Maslahat için hükümet tahdid getirebilir. Mesela göğüslerini bacaklarını açmalarını men edebilir.
28 Eylül 2015 Pazartesi

Sual:
İslâm hukukundaki hükümleri parça parça bir devlette icra ettirmek caiz midir?

Cevap;
İslâm hukukunu parça parça icra etmenin zararı yoktur. Ama bununla dârülharb, dârülislâma dönüşmez. İslâm şahıslar, aile, miras, borçlar hukukunun isteyenlere tatbik edilmesi, yani çok hukukluluk, insan haklarının ve üniversel demokarsinin icabıdır.  İslâm ceza hukuku böyle değildir. Dârülharbde tatbike dilemez. İdam cezası tek başına İslami bir ceza değildir. Taammüden adam öldürene, kısas cezası verilmesi, şer’î hukukun kaidesidir. Bunun da şartları vardır.
14 Ağustos 2017 Pazartesi

Sual:
Zaruriyyat-ı diniyye nelerdir?

Cevap;
İslâmın beş ve imanın altı şartı; zinanın, şarabın, domuzun, adam öldürmenin, rüşvetin, yalanın, hırsızlığın haram olması; tesettürün, namazın, orucun, zekâtın, haccın farziyeti gibi hususlar zaruriyyat-ı diniyyedir. Bunları her Müslümanın bilmesi farzdır. Dârülislâmda bilmemek mazeret değildir. Dârülharbde de öğrenme imkânı varsa, yine mazeret değildir. İnkârı, insanı dinden çıkarır.
14 Ağustos 2017 Pazartesi

Sual:
Kamu ihâlesine girene, git şu vakfa veya câmiye yardım et veya şuraya mektep yap demek caiz olur mu?

Cevap;
Bu çok yaygındır. Fâsid şart ve rüşvet olur. Bunun faturası dolaylı olarak halktan çıkıyor. Çok mahzurludur. Dârülharbde de hükmü böyledir.
2 Ocak 2016 Cumartesi

Sual:
Kendiliğinden ölmüş (murdar) bir sığırı belli bir meblağ karşılığında hayvanat bahçesindeki hayvanlara yedirmek üzere satılabilir mi?

Cevap;
Dârülharbde evet. Dârülislâmdaki hüküm için İbni Abidin’de şöyle geçer: "Murdar ölen bir hayvanın eti köpeğe yedirilmez. Yedirmek, leşi taşıyıp o hayvana götürmek demektir. Köpeği ete doğru götürmeye (veya eti göstermeye) gelince, kediyi leşe götürmek gibi caizdir."
12 Ocak 2016 Salı

Sual:
İngiltere’de bilgisayar yazılımı yapan bir şirkette çalışmak, bahis ve iddia üzerine yazılımlar da yaptığı için caiz olur mu?

Cevap;
Gayrı müslimler kendi arasında oynarsa mesele yoktur. Müslümanlar oynarsa mahzurludur. Uzak durmak en iyisidir. Başka iş yoksa dârülharbde caizdir.
27 Ağustos 2016 Cumartesi

Sual:
Bir şahsın yaşadığı yerin dârülharb veya dârülislâm olduğunu bilmesi gerekir mi?

Cevap;
Bunu bilmek, zaruriyyat-ı diniyyeden değildir. Ama bilmezse zorluk çekebilir.
28 Ağustos 2016 Pazar

Sual:
Evlenmek için kredi çekilmesi caiz midir?

Cevap;
Dârülharbde bile borç alıp faiz ödemek caiz değildir. Asgari nafaka masrafları için borç bulamaz ve zina tehlikesi varsa caiz olur.
28 Ağustos 2016 Pazar

Sual:
İslâm dinine göre, Müslümanlar tek bir devlet çatısı altında toplanmak zorunda mıdır? Yoksa Avrupa Birliği gibi bir birlik kursalar ve yakın ilişkiler kursalar yeterli midir?

Cevap;
Müslümanların, İslâm hukukunu tatbik eden bir devletin çatısı altında yaşamaları ideal sistemdir. Bu mümkün değilse, dine hürriyet veren memleketlerde yaşamaları caiz olur. Bunun dışında şimdiki gibi kendisine İslâm devleti diyen devletlerin hiçbirisi İslâm hukukuna göre işleyen bir sisteme sahip değildir. Birleşseler ne olur, birleşmeseler ne olur, suali hatıra gelmektedir.
7 Aralık 2016 Çarşamba

Sual:
Osmanlıların cizye vergisi için gayrimüslimlerin Müslüman olmasına engel olduğu ifadesi doğru mudur?

Cevap;
Gayrı Müslimlerden cizye almak ve onları Müslüman olmaya zorlamamak, Kur’an-ı kerimin emridir. Buna rağmen Osmanlılar vesilesiyle çok sayıda insan kitle hâlinde Müslüman olmuştur.
28 Aralık 2016 Çarşamba

Sual:
Darülharpte cuma namazı kılınmaz diyen bir kişinin nikahı düşer mi?

Cevap;
Küfre sebep olmaz. Farz değil, ama kılınırsa yerine geçer.
19 Şubat 2017 Pazar

Sual:
Yurt dışında yaşayıp işsizlik parası alıyorum. Düşük sigortalı bir işte çalışırsam, işsizlik maaşım kesilmiyor. Bu halde bir firmayla anlaşmalı olarak yüksek maaşla çalışıp sigortamı ve gelirimi düşük göstererek gelen işsizlik maaşını almam caiz olur mu?

Cevap;
Darülharbde gayrı müslimlerden fâsid yollarla mal çekmek, fâsid akid yapmak, bankaya para yatırıp fâiz almak İmamı Azam ve İmam Muhammed hazretlerine göre caizdir. Ancak bunun rıza ile olması lâzımdır. Gadr (zulm) veya hile ile (aldatarak) olması caiz değildir. Müslüman her yerde İslâmiyet'in güzel ahlâkının numunesi olmalıdır.
1 Ağustos 2017 Salı

Sual:
Dârulharbde öldürülenler şehid olur mu?

Cevap;
Nerede olursa olsun, Allah yolunda ölen veya haksız yere katledilen Müslüman şehid olur.
2 Eylül 2017 Cumartesi

Sual:
İslam beldesinde yaşayan gayrimüslim tebaaya kilise yapma izini verilir miydi?

Cevap;
İslam beldesinde yaşayan gayrimüslimler, eğer burası sulh yoluyla alınmışsa, sulh anlaşmasına göre; anveten (savaşla) alınmışsa veya bu beldeyi Müslümanlar kurmuşsa (Bağdad gibi) halifenin izniyle mabed yapabilir; mevcut mabedlerini tamir edebilirler. Bunun için hazine de kendilerine yardım edebilir. Osmanlılarda bunun çok misali vardır. Sultan Abdülhamid devrinde pek çok fakir gayrimüslim cemaate mabed yapmaları veya mevcut mabetlerini tamir etmeleri için hazineden yardım edilmiştir. Gayrımüslimler de İslâm devletinin teb’ası, yani vatandaşıdır.
1 Şubat 2018 Perşembe

Sual:
İmam Ebu Hanife ye göre hırsızın çaldığı mal çabuk bozulan meyve türünden ise ona hadd-i sirkat tatbik edilmediğinden, günümüzde gelişen teknoloji ile meyveler hemen toparlanıp dondurucuda saklanabilir olduğu için, hırsıza hadd-i sirkat lazım gelir mi?

Cevap;
Lazım gelmez. Zamanımızda hadd-i sirkat tatbiki mümkün değildir. Zira had cezaları darülislâmdae ve kadı tarafından verilip tatbik edilir.
5 Nisan 2018 Perşembe

Sual:
İslâm beldesinde yaşayan gayrı Müslimlerin kendi dinlerinin propagandasını yapmasına izin verilmiş midir?

Cevap;
Kendi çocuklarına dinlerini öğretebilirler. Müslümanlar arasında propaganda yapamazlar.
5 Nisan 2018 Perşembe

Sual:
Gayrı Müslim kanunlarına göre idare olunan bir yerde mecburi askerlikten kaçmak için sahte rapor almak caiz midir?

Cevap;
Müslüman günah da, suç da işlemez.
5 Nisan 2018 Perşembe

Sual:
Şer’î kaideler ile idare olunan bir devlette herkesin helal ve harama uyması mecburi midir?

Cevap;
Müslümanların dinlerinin emir ve yasaklarına uyması ile devlet idaresinin hiç alakası yoktur. Dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanlar şeriatın emir ve yasaklarına uymak mecburiyetindedirler. Dârülharbde bazı istisnalar vardır; ama bunlar çok hususi hallere münhasırdır.
15 Nisan 2018 Pazar

Sual:
Aldığımız herhangi bir eşyanın garanti müddetini para verip uzatmak caiz midir?

Cevap;
Dârülharbde caizdir.
2 Kasım 2018 Cuma

Sual:
Hiç kimseden izin almadan 5-10 arkadaş talebe yurdunun mescidinde cuma namazı kılsak caiz olur mu?

Cevap;
Dârülharbde Müslümanlar toplanıp aralarından birisini imam seçerek Cuma namazı kılabilirler. Ancak kapının herkese açık olması lazımdır. Talebe yurdunda bu nasıl tahakkuk eder, bilinmez.
5 Nisan 2019 Cuma

Sual:
İslâm devleti meşrutiyetle idare ediliyor olsa, parlamentoda gayrimüslimlerin bulunması caiz olur mu?

Cevap;
Caizdir. İslâmî bir devlette, gayrimüslimlerin memur olmasının, mebusluk yapmasının mahzuru yoktur. Nihai hüküm Müslümanların (hükümdarın) elindedir.
5 Nisan 2019 Cuma

Sual:
İslam Devleti’nin kurulmasından evvel mürted olan bir kimseye, İslâm Devleti kurulunca irtidad cezası tatbik edilir mi?

Cevap;
Kanunlar geriye yürümez; binaenaleyh ceza verilmez. Bu gibi cezalar ancak dârülislâmda ve kadı hükmettikten sonra tatbik edilir.

Sual:
İslâm Devleti, diğer dinlerin tebliğcilerine (misyonerlere) dinlerini yaymaları için izin verir mi?

Cevap;
Müslümanlar arasında değil.

Sual:
Zâlim idareciye isyan etmek neden caiz değildir?

Cevap;
Ordusu ve polisi vardır. İsyan ederse, daha beter olur. Zalim idareci eli kolu boş oturacak değil ya! Ancak dua edilir.

Sual:
Almanya’da Cuma namazı kılarken, hatibin devlete dua etmesi, “Allah devletimize zeval vermesin” veya “Allah devletimizden razı olsun” demesi caiz midir?

Cevap;
Müslümanlara iyilik etmesi, müsamahalı ve merhametli davranması için dua etmesi caizdir. Razı olsun demek, bu hâlinden razı olsun demek değildir; razı olacağı hale soksun demektir. Öbürü mahzurludur.

Sual:
Fransa’da yaşıyorum. İş yerindeki gayrı Müslimlerle tokalaşmak, onlara güler yüzle hatır sormak, bunlara tazim sayılır mı?

Cevap;
Herkese güler yüzlü tatlı dilli davranmalıdır. Müslümanın menfaati varsa veya zararlarından korunmak için yahut fitne çıkmasın diye gayrımüslimlere tazim caizdir. Mahzurlu olan, dinlerine ve inançlarına tazim ile kendilerine hürmet etmektir.

Sual:
Şu an ki Filistinlilerin İsrail zulmüne karşı ne yapmaları icab eder?

Cevap;
İlim, kültür, sanat ve ticarette kendilerini yetiştirmeleri, zenginleşmeleri; güçlü bir cemiyet olmaları icab eder. Silahlı mücadele ile bir yere varmak kolay değildir. Resulullah aleyhisselâm, Mekke’de evvela kaliteli bir müslüman cemiyeti meydana getirdi. Sonra devlet kurdu. Âyet-i kerimede meâlen “Peygamberde sizin için en güzel bir örnek vardır” buyuruldu.

Sual:
Şer’î hukuka göre idare edilmeyen yerlerde rey kullanmak caiz midir?

Cevap;
Şer’î hukuk cari olmayan yerde rey vermek caizdir. Bu, o sistemi tasvib etmek değildir. Ehven bir idarecinin başa geçmesini temin maksadıyladır.

Sual:
Bedelli askerlik için bankadan kredi çekmek caiz midir?

Cevap;
Bankadan faizli kredi almak caiz değildir. Askere gitmeyip kredi almak daha kârlı ise, ancak o zaman dârülharbde câiz olur. Bu da çalışıp maaş alan kimseler için câridir.

Sual:
Şer’î bir devlette ateistlikleri açık ve ortada olanların hayat hakkı var mıdır?

Cevap;
Vardır. Nitekim Abbasiler devrinde Dehrîler vardı. Hükümet bunlara ilişmezdi.
29 Haziran 2018 Cuma

Sual:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” Mealindeki Mâide suresinin 44. âyet-i kerimesinden dolayı demokratik sistemde rey kullanmak caiz midir? Rey vermekle onlara destek olup günaha girmiş olmaz mı?

Cevap;
Evet, caizdir. Bu, sistemi dinen kabul etmek demek değildir. İdareciler arasından insanlık ve Müslümanlık için hayırlı olacak ehven idareciler ihtiyar etmek demektir. Bu âyet-i kerimeyi öyle tefsir etmek doğru değildir. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen, Allah'ın indirdiğini kabul etmemek, onu beğenmemek, ondan dolayı hükmetmek diye tefsir edilmiştir. Âyeti kerimelere kafamıza göre mânâ veremeyiz.
29 Haziran 2018 Cuma

Sual:
Harbde esir edilip köle yapılan karı-kocanın vaziyeti ne olur?

Cevap;
Esir edilip dârülislama getirilince aralarında nikâh bozulur. Ancak Darülislama getirilmeden evvel beraberce Müslüman olurlarsa, nikâh devam eder.
29 Haziran 2018 Cuma

Sual:
Ehl-i Sünnet bir İslâm Devletinde bir Şiî’nin müt’a nikâhı yapmasına izin verilir mi?

Cevap;
Müt’a nikâhı sahih değildir. Şiîler müslüman sayıldığı için, şer’î mahkemelerin adlî salahiyet sahası içine girerler.  Nitekim Osmanlı Devleti zamanında Şiî ve Hâricîler, böyle muamele görmüştür. Ancak hususi hayatında ne yaptığına kimse karışmaz. Müt’a nikâhı yapmışsa, resmen evli kabul edilmez.
12 Ağustos 2018 Pazar

Sual:
Fethedilen şehirlerin kiliselerinin camiye çevrilmesi dinen caiz midir?

Cevap;
Düşmandan harb ile alınan menkul ve gayrimenkul malların tamamı ganimettir. Âyet-i kerime ile sabittir. Ancak Müslümanların hükümdarı merhamet ve müsamaha göstererek kiliselerden bir tanesini cami yapmışlar. Diğerlerini gayrimüslimlerin elinde bırakmışlardır. Halife bunda salahiyet sahibidir.
5 Ekim 2018 Cuma

Sual:
Cuma namazı bugün için farz değildir diyenler var. Kılınmasa mesuliyeti yok mu?

Cevap;
Dârülharbde, yani şer’î hükümlere göre idare olunmayan yerlerde halife bulunmadığı için farz değilse de Müslümanlar toplanıp Cuma kılarlarsa bu sahih olur; öğle farzı yerine geçer. O halde cumaya gitmelidir. Üç mezhebde bu şart aranmaz; kılmak farzdır. 
26 Ekim 2018 Cuma

Sual:
Bir İslâm devleti milletlerarası platformda kendisinden daha üstün bir devlet olmaması için ilerlemede olan devletlerde iç karışıklık çıkarabilir mi?

Cevap;
Düşmanlık ediyorsa ve fiilî harb hâli var ise caizdir.
16 Aralık 2018 Pazar

Sual:
Laik anayasası olan ve hiçbir şekilde İslâmla alakası olmayan bir ülkenin ölen askeri şehid olur mu?

Cevap;
Şehidliğin, laiklikle ve anayasa ile alakası yoktur. İmanı olan bir kimse, haksız yere, canını, malını, ırzını korumak için bir zâlim tarafından öldürülürse şehid olur.
1 Ocak 2019 Salı

Sual:
Yardım sandıklarında istediğiniz parayı borç verirken; %  0,015 nisbetinde teberru adıyla kesinti yapıyorlar. Bu muamele faize girer mi?

Cevap;
Bu isimle almamalı; muamele masrafı adıyla alırsa, caiz olur. Teberru ismiyle almak, ancak dârülharbde caizdir.
28 Ocak 2019 Pazartesi

Sual:
Emekli olmak caiz midir? Caiz değilse alınan emekli maaşını ne yapmak lazım gelir?

Cevap;
Dârülislâmda emeklilik ve sigorta caiz değildir. Herkes çalışabildiği kadar çalışır. Çalışamaz hale gelince servetini yer. Veya yakınları nafakasını verir. Kimsesi yoksa devlet bakar. Ama dârülharbde emeklilik, sigorta ve sosyal sigortalar caizdir. Devlet bunu zorla kesmektedir; kesilen paralar lukata hükmündedir. Sahiblerine iade edilmelidir. Emeklinin aldığı maaş, evvela yatırdığı paranın mukabilidir. Fazlası, hükümetin teberrusudur. Almak, dârülharbde caizdir.
28 Ocak 2019 Pazartesi

Sual:
İslâm hukukuna göre, Pakistan’da olduğu gibi devlet evlenme için yaş sınırı koymaya salahiyetli midir?

Cevap;
Zaruret olmadan böyle bir alt sınır getiremez. Dinin mübah kıldığı bir şey, ancak bir zaruretle men edilebilir. Mesela sari hastalık çıktığında, koyun eti yemeyi; yangına mani olmak için tütün içmeyi yasaklayabilir. Bunda ise bir zaruret yoktur. Tam aksine, fuhşa ve zinaya mani olmak için, erken evliliği teşvik etmek lâzımdır. Âyet-i kerime ve hadis-i şerifler bu istikamettedir.
13 Şubat 2019 Çarşamba

Sual:
İslâm hukukuna göre, müslüman bir devletin şeriat ile yönetilmesi zorunlu mudur? İslam hukuku ile idare etmeyen idareciler bundan mesul müdür?

Cevap;
Müslüman devlet diye İslâm hukukuna göre idare edilen devlete derler. Her Müslümanın, İslâm hukukunu -hususi hayatında olsun- tatbik etme vecibesi vardır. İslâm hukukunu tatbik etmeyen devlet Müslüman devlet değildir. Bu bir rejim meselesidir ve her zaman idarecilerin elinde olan bir şey değildir.
12 Mayıs 2019 Pazar

Sual:
Şer’î devlette yaşayan, açığa vurmadığı  takdirde namaz kılmasa, oruç tutmasa hiç bir ceza verilemez mi? Biri komşusunun namaz kılmadığını, oruç tutmadığını veya başka bir günahı işlediğini devlete şikâyet etse bile devlet ceza vermez mi? 

Cevap;
Hayır. Hayır. Şer’î devlet dışa vurulan suçlara ceza verir. İnsanların hususi hayatını araştırmaz.
12 Mayıs 2019 Pazar

Sual:
Daha fazla para kazanmak maksadıyla yurtdışına çalışmaya gitmek dinen mahzurlu mudur?

Cevap;
Caiz ise de, gayrı müslim memleketinde bir Müslümanın yaşaması zordur.
25 Mayıs 2019 Cumartesi

Sual:
İmam Şafii hazretlerinin, bir belde eğer bir kez dârülislâm olmuşsa, orası sonradan kâfirlerin hâkimiyetine girse bile dârülharb olmaz sözü hakkında ne dersiniz?

Cevap;
İmam Şâfiî Hazretlerinin içtihadının bu manaya gelmediğini Nevevî ve İbni Hacer izah ediyor. Bu, dârülharbdeki malların mülkiyeti ile alakalıdır. Dârülislâm, kâfirlerin istilasına uğrasa, Müslümanların malı, gayrımüslimlerin mülkiyetine geçmez. Sonra orası tekrar fethedilirse, Müslüman malını alabilir. Hanefide alamaz, ganimet olur.
22 Şubat 2019 Cuma

Sual:
Şu an cep telefonları, kredi kartına taksitle alınamıyor. Fakat bazı teknoloji marketlerinin anlaştığı bankalar var. Alıcı kısa mesajla bankadan kredi talep ediyor. Bankadan onay gelince siz istediğiniz telefonu aynı fiyata alıyorsunuz. Parasını bu bankaya taksitli ödüyorsunuz. Böylece teknoloji marketi farklı bir yolla taksit alternatifi sunmuş oluyor. Bunun dinen bir mahzuru var mıdır?

Cevap;
Burada satış şahıs ile market arasında oluyor. Şahıs, aslında bankadan faizli kredi çekiyor. Banka muamelesi faizli olduğu için caiz değildir. Ancak market telefonu, peşin fiyatına böylece veriyorsa, şahsın lehinedir. O takdirde yaptığı muamele İmam Ebu Hanife ve Muhammed’e göre dârülharbde caizdir.
9 Mart 2019 Cumartesi

Sual:
Bugün mirastan alacağımız pay, resmî hukuka göre bizim lehimize oluyor ise, mirasın dinî kaidelere göre değil de bu şekilde bölüştürülmesini istemek caiz midir?

Cevap;
Miras her zaman şer’î hükümlere göre paylaştırmalıdır. Tarafların hepsi razı olursa, diledikleri gibi de paylaşabilirler. Ancak varislerden biri bile razı olmazsa, ya da vârisler arasında küçük çocuk veya deli yahud gaip kimse varsa, mutlaka şer’î kaidelere göre taksim edilir. Miras taksim edilirken şeriatın kendine tanıdığı haktan daha fazlasını istemek caiz değildir. Hatta vaziyete göre küfre bile sebep olabilir. Eğer vârisler şer’î miras kaidelerine ehemmiyet veren ve söz anlayacak kimseler değilse, taksime hiç karışmamalıdır. Onlar mirası kanuna göre taksim ederse, hissesinden fazla almak caiz olur. Rıza ile verdikleri kabul edilir.
1 Temmuz 2019 Pazartesi

Sual:
Dârülharbde maden işleten zekât verir mi?

Cevap;
Madenin zekâtı olmaz. Dârülislâmda vergisi olur.
25 Temmuz 2019 Perşembe

Sual:
Sultan II. Abdülhamid’in peçeyi yasaklaması dine uygun bir hareket midir?

Cevap;
Halife, maslahat icabı, mübahları emredebilir veya yasaklayabilir. Kadının yüzünü örtmesi lâzım değildir. Fitne zamanında örtmesi iyi olur demek, dinen müstehab olduğunu göstermez. Sultan II. Abdülhamid, peçeyi yasaklamadı.

İlk çıktığı zamanlar emniyet mülahazası ile çarşafı men etmek istedi. Kadınlar eskiden olduğu gibi ferace giyip yüzlerini hafif bir tül ile örtüyorlardı. Sonra çarşaf ve peçe yayıldı.
14 Eylül 2019 Cumartesi


Sual:
Abbasi Devleti’nin, ateistliği açık ve ortada olanlara ilişmediğini yazıyorsunuz. Bu ateizm propagandası yapmak mıdır? Yoksa ateist olduğunu açıkça söyleyebilmek midir? Bir de, mürted olanlar için de hüküm böyle mi idi?

Cevap;
Herkes şer’î devlette istediği gibi inanabilir, inancının icaplarını yerine getirebilir. Ancak müslümanlığa hakaret etmek ve Müslümanlar arasında misyonerlik yapmak yasaktır. Mürted böyle değildir, o suç işlemiştir. 
8 Ekim 2019 Salı

Sual:
Cuma namazının Medine İslam Devleti'nin kuruluşunu temsil ettiğinden siyasi bir namaz olduğu doğru mudur?

Cevap;
Cuma namazı bir beldede İslâm hâkimiyetinin sembolüdür. Yüksek sesli kıraatle ve toplu halde kılınır. Bu ise ancak Müslümanların hâkimiyetini sembolize eder. Müslümanların hâkim olmadığı bir yerde cuma namazı farz değildir; ama Müslümanlar toplanıp kılabilirler. Buna siyasî namaz demek, ancak bir din cahilinin işidir.
8 Ekim 2019 Salı

Sual:
Fıkıh kitaplarında dârülharbde bulunan müslümanların birbirleri ile ve zimmî kâfir ile yaptıkları sözleşmelerin şeriate uygun olması lâzımdır, diyor. Dârülharpteki müslümanların birbiri ile yaptıkları işler, sözleşmeler, alışverişler faizli ve fâsid olmamalı, şeklinde mi anlaşılmalı?

Cevap;
Dârülislâm vatandaşları ise böyledir.
15 Kasım 2019 Cuma

Sual:
Bir Müslüman kaza namazı diye bir şeyi hiç bilmese, ancak uzun yıllar kaza namazı borcu olsa kaza etmesi gerekir mi?

Cevap;
Dârülharbde Müslüman olan biri, namazın farziyetini hiç işitmese, namazın farz olduğunu öğrendikten sonra öncekileri kaza etmesi icab etmez ise de, imkân varsa öğrenmediği için günaha girer.
14 Aralık 2019 Cumartesi

Sual:
Hicaz’da gayrımüslimlerin bulunmamasının sebebi nedir?

Cevap;
“Arabistanda 2 din bir arada olmaz” hadis-i şeriftir.
2 Mart 2020 Pazartesi

Sual:
İtikadî olarak tamam ama, amelde şer’î prensipler tatbik edilen İran niçin darülislam sayılmıyor?

Cevap;
Bu bozukluk yetmez mi? Kaldı ki, Sünnîlere hayat hakkı olmayan bir yer nasıl darülislam olabilir?
1 Nisan 2020 Çarşamba

Sual:
Darülharbde ihtida eden biri, ebeveynlerinin kabirlerini ziyaret edebilir mi? Hayatta olanları ziyaret etmesi, hasta olanları yoklaması, cenazelerine katılması caiz midir?

Cevap;
İslâmiyet düşmanlık etmeyen gayrı Müslimlere iyilik etmeyi men etmez. Âyet-i kerime ve sünnet ile sabittir. Sahabe-i kirama, bu müsaade verilmiştir. Resulullah, Zübeyr’in evine gittiğinde, kapıda bir kadın gördü. Baldızı Esma’ya sordu. Annesinin kendisini ziyarete gediğini; ama henüz Müslüman olmadığı için içeri almadığını söyledi. O esnada “Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı âdil davranmanızı men etmez. Allah âdil olanları sever” mealindeki Mümtehine suresinin 8. âyeti kerimesi nazil oldu. Ebu Talib ölünce, Resulullah Hazret-i Ali’ye cenaze ile uğraşmasını emretti. Sahabeden de cenazeye iştirak edenler oldu.
3 Mayıs 2020 Pazar

Sual:
İslâm devleti zimmet anlaşmasını bir sebep yokken kendiliğinden bozabilir mi?

Cevap;
Hayır, zimmiler topyekûn ayaklanırsa bozabilir. 
3 Mayıs 2020 Pazar

Sual:
Bir İslam devletinin hükümdarı, gayrimüslim bir devletle yaptığı bir anlaşmayı veya barışı vs. bozabilir mi?

Cevap;
Bozulmasında bir zaruret veya maslahat varsa, önceden haber vermek ve para aldıysa iade etmek şartıyla bozabilir.
17 Mayıs 2020 Pazar