Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
MİSAFİR, EV SAHİBİNİN KUZUSUDUR

12 Ağustos 2019 Pazartesi

  Eskiler, hiç tanımadıkları kimseleri, yoldan gelip geçenleri bile hüsnü kabul ile misafir ederlerdi. İbrahim aleyhisselâmın, misafir olmadığı zamanlar sofraya oturmadığı rivayet edilir.

Lokum, kahve, kebap bir yana, Türk milletinin en mühim hususiyeti misafirperverlik… Başka milletlerde yok mu? Elbette vardır. Fakat bizde tarih boyunca teşekkül etmiş misafirlik telakkisi çok değişik, çok samimi ve çok hareketlidir. Büyüklerimiz “40 gün misafir gelmeyen evin bereketi kalmaz” derler; evlatlarına “Sofranız geniş, misafiriniz bol olsun!” diye dua ederlerdi.

Eskiler, eldeki tüm imkânlarla misafire ikramda bulunmaya çalışırdı. Güler yüz ve tatlı dille karşılar; memnuniyetini ifade ederdi. Hiç tanımadıkları kimseleri, gelip geçen yolcuları bile hüsnü kabul ile misafir ederlerdi. Anadolu’da “önce ben gördüm” diye bir yolcuyu misafir etmekte yarışanlar; hatta bunu şeref meselesi yaparak birbiriyle kavga edenlere rastlanmıştır.

İbrahim aleyhisselâmın, misafir olmadığı zamanlar sofraya oturmadığı rivayet edilir. Misafir, evin zekâtı olarak görülmüştür. Yakından şahid olan ecnebi seyyah ve sefirler vasıtasıyla, Osmanlı misafirperverliği dünyada dillere destan olmuştur.

İnce detaylar

Misafiri kapıda karşılarken, pabuçları içeri alınır; çıkarken gidiş istikametinde hazırlanırdı. “Hoş geldiniz” sözü, lisanımızdaki en güzel sözlerdendir.  Misafirin gönlünü almak için en ince detaylara bile dikkat edilirdi. Ellerine gül suları dökülür ; tatlı ikram edilirdi. İkram şekli beldeye göre değişirse de, hatırlı misafire imkân varsa kahve ikramı ile başlanırdı. Yaz günleri ayran ve serin şerbetler de ihmal edilmezdi.

Misafirlik kısa müddetli olabileceği gibi, yatılı da olabilir. Evlerin bir odası, hem de en güzel odası misafire ayrılır. Eski evlerimizde gömme dolaplar olur; burada takım takım yün yataklar, yün yorganlar saklanırdı. Misafir geldiğinde bu yataklara sakız gibi beyaz çarşaflar serilir; üstleri işlemeli, kenarları iğne işi dantellerle süslü yastıklar konurdu.

Yatılı ağırlanan misafir odasında, namaz için lâzım gelen edevat da hazır bulundurulurdu. Abdest ibriğinin ucu umumiyetle kıbleye karşı tutulurdu. Kıble duvarına şu beyiti yazıp asan evler az değildi:

Ey misafir kıl namazın, kıble bu cânibdedir

İşte leğen, işte ibrik, işte peşkir ipdedir.

Misafirliğin kısa olanına daha ziyade komşuların, birbirine yakın olanların, bilhassa sabah üzerine gün doğmayan ve ev işlerini öğleden evvel bitiren -eski tabirle- “kadınlıklı” hanımların bir yorgunluk kahvesi içmeye birbirlerine gidişlerinde rastlanır.

Çağrıldığın yere erinme

Yemek misafiri haberli olabileceği gibi, habersiz de olabilir. Habersiz olanlar umduğunu değil, bulduğunu yer. Haberli gelenler, çorbasıyla, tatlısıyla, tuzlusuyla, etlisiyle, yağlısıyla daha itinalı bir ikramla karşılanır.

“Misafir, ev sahibinin kuzusudur" derler; ev sahibi misafirini nerede ve nasıl isterse öyle ağırlar. Yani ev sahibinin işine karışılmaz; sevab kazanmasına mâni olunmaz. Ev sahibi, misafir nereye oturtulursa oraya oturur; nerede yatırılırsa orada yatar. “Misafirin şaşkını ev sahibine ikram edermiş” gibi, “Ev sahibinin işine karışmak, ahmaklık alâmetidir” sözü de meşhurdur.

Bir de toplu davetler vardır ki, burada davetli olup olmamak mühimdir. “Çağrıldığın yere erinme, çağrılmadığın yerde görünme” derler. Mühim ziyafetlere davet edilmeyip unutulanlar mesele olur. Bunlar da gücenirler ama, bildirmezler. “Çağrılsak gitmeyiz, çağrılmasak küseriz” derler.

Yemek esnasında ev sahibinin oturmayıp hizmet etmesi makbuldü. Ancak yaşlı ve hatırlı bir kimse ise, müsaade alıp oturur; hizmeti hizmetkârlar veya gençler görürdü. Yemeklerden önce ve sonra misafirin eline ibrikle su döküp peşkir tutmak da ev sahibinin vazifesiydi. Bugün ibriğin yerini çeşmeler aldı. Ama hala ayakta avlu elinde misafiri bekleyen ev sahipleri vardır.

Kabul günleri

Misafirlikte uzun oturmak münasip görülmez. Zaten ölçüyü kaçıran misafirler için, “Misafir misafiri istemez, ev sahibi hiç birini” demişler. Yeni evli birine, komşusu misafir gelir. Uzun zaman oturur. İkramlar biter. Gece yarısı olur. Ama misafir bir türlü gitmek bilmez. Ev sahibi genç sorar, “Bey amca çok paran olsa ne yapardın?” Adamcağız,  “Bu yaştan sonra parayı ne yapayım, hacca giderim” deyince, ev sahibi dayanamaz, “Aman bey amca, buradan kalkıp şuradaki evine gidemiyorsun da, hacca nasıl gideceksin?”.

Şehirler büyüdükçe birbirine gidip gelme fevkalade zorlaştı. Vardıkları zaman da aradıklarını evde bulamayanların hüsrana düşmemeleri için ev sahipleri -Avrupa'da âdet olduğu gibi- her ay için kabul günü tesbit ettiler. Hangi gün kimin kabul günü olduğu önceden bilinir; davetli davetsiz misafirler eve doluşurdu. Bu sakın başka gün gelmesinler, belki de sıkıntıyı bir sefer çekip, bir defada hepsini ağırlayalım da başka zaman rahat edelim diye olmasın? Öyle olmasa gerek. Zira o zaman hiç gün tayin etmez; mesafeli de durdu mu, kimseler gelmezdi.

Misafire yaranılmaz

Ev sahibinin ikramını kâfi görmeyip, daha değişik şeyler isteyen misafirler de yok değildir. Bir zamanlar fakir birisine misafir gelir. Ev sahibinin yalnızca ekmek ve tuzu vardır. Ekmeği tuzlayıp yerlerken misafir, “Ah bunun yanında bir de tere olsa ne güzel olurdu” der. Ev sahibi bir ara kaybolur. Elinde tere ile gelir. Yemekten sonra misafir ellerini kaldırıp dua eder; “Bize kanaat veren Allah’a hamdolsun” deyince, ev sahibi dayanamaz, “Sende kanaat olsaydı, bizim maşrapa yerinde dururdu”. Meğer ev sahibi maşrapasını götürüp tere ile değiştirmiş.

Eskiden habersiz misafir geldiğinde teklif ve tekellüften kaçıp, evde ne varsa önüne koyarlardı. Hayru’t-taâmi mâ hadar, yani yemeğin hayırlısı hazır olanıdır sözü meşhurdur. Herkesi memnun etmek mümkün değildir. Anadolu’da şöyle bir söz vardır: “Misafire yaranılmaz; ekmeğine kuru der; ayranına duru der!” Teklifli-tekellüflü sofralar, misafirlik âdetini zayıflatan sebeplerden biri olmuştur.

Ben nerede? O nerede?

Eski zamanlarda misafirperverliği ile şöhret bulmuş kimseler vardı. Hatem-i Tâî bunlardan birisidir. Buna, dünyanın en misafirperver insanı kimdir diye sorulunca, çölde falanca kadıncağızdır cevabını vermiş. Sizin yanınızda, bedevi bir kadının adı mı anılır diyenlere, “O kadının sütünü sağıp yününü kırktığı yegâne ümidi tek geçim kaynağı bir koyunu vardı. Onu da kesip bize ikram etmişti. Ben ne versem, geride yüzbinlerce malım kalıyor” diye cevap vermişti.

Bu vesileyle okuyucularımızın ve tüm İslâm âleminin kurban bayramını tebrik ederiz.

 

 


 Önceki Yazılar
21.10.2019 - SÜRGÜNDE ESKİ TEŞRİFAT: NÂİLE SULTAN

14.10.2019 - KAYNAYAN KAZAN SURİYE

07.10.2019 - ORTADOĞU’YU YAKAN ATEŞ LÜBNAN’DA BAŞLAMIŞTI

30.09.2019 - İSVİÇRE NEDEN HİÇ İŞGAL GÖRMEDİ?

23.09.2019 - BATI TRAKYA NASIL ELDEN ÇIKTI?

16.09.2019 - İSTANBUL’DA YAHUDİ FIRINI - II. DÜNYA HARBİ’NE GİRSEK NE OLURDU?

09.09.2019 - İPTEKİ CAMBAZ, TÜRKİYE - II. DÜNYA HARBİ’NE NİYE GİRMEDİK?

02.09.2019 - ATİNA, DEMOKRASİNİN BEŞİĞİ Mİ?

26.08.2019 - AYLARDAN AĞUSTOS GÜNLERDEN CUMA

19.08.2019 - YER İSİMLERİNİ KİM, NİYE DEĞİŞTİRİR?

Diğer makaleler için tıklayınız...