Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
İSTANBUL’DA YAHUDİ FIRINI
II. DÜNYA HARBİ’NE GİRSEK NE OLURDU?


16 Eylül 2019 Pazartesi

Harbden sonra yaptığı bir seçim gezisinde kendisine “Bizi aç bıraktın” diyenlere, İnönü’nün, “Babasız bırakmadım ya” cevabını verdiği meşhurdur. Halbuki 6 sene içinde Türk ordusundaki asker zayiatı 22 binden çoktur.

II. Cihan Harbi’ne Türkiye’nin girmemesi, İnönü’nün büyük bir muvaffakiyeti olarak görülür. Harb kaybetmenin ne demek olduğunu iyi bilen zamanın reisicumhuru, Türkiye’yi harbden uzak tutmuş; ama harbin bütün menfi tesirleri memlekette hissedilmiştir.


Geldi İsmet…

Şehirlerde harb müddetince karartma yapıldı. Örfî idare ilan olundu. Ordunun çoğu seferber edildi. Bir milyon asker silâh altına alındı. Böylece nüfusun % 85’ini teşkil eden köylük kesim işgücünü kaybetti. Üstüne 1941 ve 1942 senelerindeki kıtlık eklenince, halk perişan oldu.

18 Ocak 1940 tarihli Milli Korunma Kanunu, hükümete sıkı tedbirler alabilme salahiyeti veriyordu. Mahsulün çok düşük fiyatlarla devlete satılması mecburi idi. Bu sebeple köylü mahsulü saklardı.

Hükümet, köylü ile başa çıkamayınca korkunç bir tedbire geçti; 4 Haziran 1943’te Toprak Mahsulleri Vergisi’ni çıkardı. Mahsulün % 10’unu vergi olarak almaya başladı. Aşar geri gelmişti. Mahsul devlet silolarına doldurulur; zamanla burada kurtlanınca, denize dökülürdü.

Hükümete yakın, hatta bazısı milletvekilli olan müstahsiller, mallarını karaborsada satardı. Böylece para yapıp, şehirlerde fiyatı düşen gayrı menkulleri ucuza kapatarak zenginleşen ve sonradan hacıağa diye adlandırılan savaş zenginleri teşekkül etti. Bu, şehirlilerin de kıtlığa düşmesine yol açtı. Birçok gıda maddeleri bulunmaz oldu.


Türk-Alman Dostluk Paktı

Aç bıraktın!

Ekmek vesikaya bağlandı; unlu mamuller ve şeker ortadan kalktı. İthalat da mümkün değildi. Şehirliler çayı kuru üzümle içerdi. Karneyle alınan ve kişi başına 1, çocuk ise yarım kilo verilen ekmeğin, %20’si çavdar, %30’u arpa olduğu için, çoğu zaman çamur gibi bir şeye benziyordu.  

Hükümetin, elindeki has un ve şekeri, yakınlarına ve memurlara dağıtması ayrıca huzursuzluğa yol açtı. Bu sefer 11 Kasım 1942’de Varlık Vergisi çıkarılarak zenginlerin malına el konmaya başlandı. Bu gayrı hukukî tatbikat, ırkçılık perdesi ardına gizlendi. Böylece hükümet, köylülerin yanısıra, şehirlileri de kendisine düşman etti.

Harbden sonra bir seçim gezisinde kendisine “Bizi aç bıraktın” diyenlere, İnönü’nün, “Babasız bırakmadım ya” cevabını verdiği meşhurdur. Ama harbi tanımayan yeni nesil için bu söz fazla bir şey ifade etmiyordu. 6 sene içinde harbe girmeyen Türk ordusundaki asker zayiatı 22.633 olarak beyan edilmiştir. Harb sırasındaki siyasî politikalardan ziyade, ekonomik ve sosyal politikalardaki beceriksizlik, halkı hükümete düşman etmiş ve demokrasinin önünü açmıştır.


Ekmek Karnesi

Yahudi Fırını

Türkiye aslında aktif tarafsızlık kisvesi altında başta hep Almanya’ya yakın durmuştur. Mesela hükümet, Berlin’in isteği üzerine, 1942’de Anadolu Ajansı’ndaki Yahudi memurların işine son vermiştir.

İttihatçı kalıntılarının hâkim olduğu Türkiye’de Almanlar hâlâ çok popülerdi. Hükümete yakın yazarlar, Hitler’e ve Nazizm’e açıkça ilan-ı aşk ediyorlardı. Peyami Safa’dan, Nadir Nazi adı takılan Nadir Nadi’ye, Said Nursî’den, Nurettin Topçu’ya kadar, Alman zaferi için yüreği hoplayan, dua edenler çoktu. 1939’da Alman propaganda vekili Goebbels İstanbul’a gelip Türkiye’de faşizmin geleceği hususunda Alman klübünde konferans vermişti. Anglofil Atatürk’ün hilafına İnönü, Almanya’ya yakınlık hissederdi.

Nazilerle gizli irtibatı, Enver Paşa’nın kardeşi, Sütlüce ve Zeytinburnu’nda silah fabrikası sahibi Nuri Killigil yürütüyordu. Almanlar, Alpaslan Türkeş, Tekin Arıburnu ve Sadi Koçaş’ı güvendiği ekipten sayıyordu. Almanya’nın Ankara sefiri von Papen, 5 Aralık 1942’de Almanya dostlarına dağıtmak üzere 5 milyon mark getirmişti. Tıpkı I. Cihan Harbine girmek üzere İttihatçılara 5 milyon mark borç verdiği gibi.

Bu sempatinin ardında biraz da Nazilerin, Bolşeviklere karşı bir antitez olarak görülmesi yatıyordu. Harbi Almanların kaybedeceği anlaşılınca, müttefiklere şirin görünmek isteyen hükümet, aralarında Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Nihal Atsız, Alpaslan Türkeş gibi isimlerin de olduğu 30 kişiyi ırkçılık ithamıyla tevkif ve işkence etmiş; ama Nuri Paşa’ya dokunmamıştı. 1949’da infilak eden fabrikasıyla beraber ölümünde, intikam saikiyle Mossad’ın rolü olduğu söylenir.


Nihal Atsız'ın Hitler pozu

Hava deliği

Naziler, istese 55 bin Yahudi’nin yaşadığı Türkiye’yi işgal edebilirdi. Kukla bir hükümet kurarak, ki zaten konjonktür buna müsaitti, halkı daha sert bir demir yumrukla ezer; halkın aykırı unsurlarını tasfiye ederlerdi. Sütlüce’de Yahudi fırını bile hazırlamıştı.

Ancak işgalin Almanya’ya faydadan çok zararı vardı. Azerbaycan petrol havzasına daha kolay bir yoldan, Karadeniz üzerinden ulaşmayı hedefliyordu. “Tarafsız” Türkiye, her cins ajanların cirit attığı canlı bir istihbarat merkezi olmuş; gayrı resmî geçiş ve müzakerelere elverişli bir mekân teşkil etmiştir. Hitler, İspanya gibi Avrupa’da bir hava deliği daha bırakmak istemiş olmalıdır. Türkiye’ye hüsnü niyetini göstermek için, işgal ettiği Balkanlardaki Türk azınlığa bile mülayim davranmıştır.

İpteki cambaz gibi ikili hareket eden Türkiye, Almanların yanında harbe girse, sonunda mahvolurdu. Müttefiklerin yanında harbe girse, Alman işgali, bombardıman ve katliamlarla perişan bir hâle gelirdi. Mesele, kötü siyasî ve ekonomik politikalarla tarafsızlığın avantajlarını kullanamayarak adeta harbe girmiş gibi tahribata uğramış olmaktır.

Almanya’nın sebebiyet verdiği II. Cihan Harbi’ne girmemek, Nazizm ve cinayetleri karşısında tarafsız kalmak manasına geldiği için, başka cihetten problemli olarak görülmüş; Nazizm ile mücadele eden müttefiklere destek vermek, daha ahlâkî bulunmuştur.

Avrupa’nın, hep yamacında dolaştığı halde Türkiye’yi kendisine yabancı saymasının ardında biraz da bu yatar. Avrupa, Türkiye’yi sıkıntılı devirlerde elini taşını altına koymayıp; sonradan Avrupa’nın nimetlerinden istifadeye hevesli bir ülke olarak görmektedir.


 Önceki Yazılar
18.11.2019 - TAŞIDIĞIMIZ İSİMLERİN HİKÂYESİ

11.11.2019 - GALİBİYETE BENZER MAĞLUBİYET: İNEBAHTI DENİZ MUHAREBESİ

04.11.2019 - AH ŞU GENÇLER…

28.10.2019 - ANADOLU İRFANINI YOĞURAN AHMED YESEVÎ BABA

26.10.2019 - HÜSEYN HİLMİ IŞIK EFENDİ’NİN MANEVÎ MİRASI

21.10.2019 - SÜRGÜNDE ESKİ TEŞRİFAT: NÂİLE SULTAN

14.10.2019 - KAYNAYAN KAZAN SURİYE

07.10.2019 - ORTADOĞU’YU YAKAN ATEŞ LÜBNAN’DA BAŞLAMIŞTI

30.09.2019 - İSVİÇRE NEDEN HİÇ İŞGAL GÖRMEDİ?

23.09.2019 - BATI TRAKYA NASIL ELDEN ÇIKTI?

Diğer makaleler için tıklayınız...