Gelişmiş Arama İçin Tıklayınız!

KÖYLÜNÜN SESSİZ ÇIĞLIĞI

“Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışır kıyafet” giymeyenler, yani köylüler valinin emriyle şehre alınmayacaktı. “Milletin efendisi”nin şehirde ne işi vardı?
6 Temmuz 2026 Pazartesi
6.07.2026

Tek parti idaresi, ekonomik güçlüklerin de zorlamasıyla, köyü ve köylüyü ihmal etmiştir. Evet, İngiltere, Amerika, Rusya ve Japonya gibi ülkelerde de vaktiyle ziraat sanayiye, köy şehre feda edilmişti. Ama bunların hiçbirinde kültürel yabancılaşma ve dışlanma mevzubahis olmamıştır.

Devlet, devletçilik prensibi gereği, yeni endüstri teşebbüslerine atılmak işini üzerine almıştı. Amme harcamalarının çoğu, askerî sebeplerle, nakliyeye, bilhassa da demiryolu devletleştirmesine ve inşasına gitmiştir. Bu da köyün ihmali neticesini doğurmuştur.

1925’te aşar, yani mahsulden alınan 1/10 kira kaldırıldı. Ama yerine emlak vergisi konuldu. Eskiden mahsul olmadığı zaman aşar ödenmezken, şimdi her halde maktu vergi ödenecekti. Hayvan vergisi de başka bir meseleydi. Çünki bazen vergi, hayvanın kıymetinden fazla olabiliyordu. Vergisini ödeyemeyen köylü çoğu zaman hayvanını boğazlayıp tahsildarın önüne atıyor, “Ver canını al vergisini!” diyordu.

Bu sebeple tahsildar zamanı köylüler hayvanlarını dağlara kaçırır, bir müddet orada saklardı. Tahsildarların atlı jandarmalarla bunları takip ettiği veya köy çocuklarını siygaya çektikleri olurdu. Aynı şekilde zahirenin bir kısmı da gizlice mağaralara saklanırdı.

Köy fantezisi

Tek parti devri, modern Türkiye'nin temellerinin atıldığı bir devirdi. Ama bu temellerin atılmasında Anadolu köylüsünün sırtına bindirilen yük, çoğu zaman göz ardı edilmişti. Ekonomik baskılar, dinî yasaklamalar, kültürel dışlanmışlık ve maarifte eşitsizlik, köylünün hafızasında derin izler bıraktı.

Cumhuriyet rejimi, Anadolu köylüsünün kültürünü aydınlar vasıtasıyla tanımaya ve anlamaya çalıştı. Ancak bu kişiler, umumiyetle köyden kopuk ve Batılılaşmış kişilerdi.  Köylülerin kültürünü yeterince bilmeden veya anlamadan tefsir ettiler.  Köylülerin kültürünü idealize eden veya aşağılayan tavırlar gösterdiler. Bu hal, köylünün kültürünü realist bir şekilde aksettirmedi. Fildişi kulelerdeki cumhuriyet eliti yahut tatlı su sosyalistleri, köylüleri ancak Yaban, İnce Memet gibi romanlarda anlatıldığı kadarıyla ve şekliyle tanıyabildi.

Batılılaşma politikaları, köylünün ananevi kültürünü tepeden inme değiştirmeyi hedeflemiş, bu da köylünün kültürel hüviyetini zedelemiştir. Hükümetin, köy ağaları ve eşrafla yaptığı, rejim için makul sayılabilecek mutabakat, köylüyü yok sayma neticesini doğurmuştur. Köylüye entelektüel yön veren şeyhlerin ve hocaların tasfiyesi kültürel boşluk doğurmuştur.

Köylü ve şehirli

Babası ilk mecliste milletvekili olan Samet Ağaoğlu anlatır:

“Şehirli ve kasabalıyla bu köylü arasındaki uçurum belki de hiçbir yerde rastlanmayacak kadar derindi. Köylüyü aldatmak şehirli ve kasabalı için ahlaksızlık sayılmıyordu. Köylü de şehirli ve kasabalıya hep kuşkuyla bakmış, onları kendinden saymamış, fırsat buldukça aldatmaktan çekinmemişti. Ama bu halin büyük kusurlusu şehirliydi, kasabalıydı. Kendisini Allah tarafından o köylüye efendi gönderilmiş sanan, bütün hareketlerini bu inanca göre yapan, kâh memur, kâh siyasetçi, kâh tüccar ve esnaf olarak durmadan başına musallat olmuş şehirli ve kasabalı.

O yıllarda yakın kasabalardan zayıf eşeklerin sırtına on-on beşer parça odun yükleyerek Ankara’ya gelirler, en çok iki-iki buçuk liraya satarak, bu para ile ne alabilirlerse alıp dönerlerdi. ‘Odun alan, odun alan!’ Ankara sokaklarının kış aylarında eksilmeyen feryadıydı. Buna başka bir ses de karışırdı: ‘Odun kıran, odun kıran!’ Ellerinde balta, kadın-erkek yine çoğu köylü evlerin önünde odun keserek hayatlarını kazanmaya çalışıyorlardı.

Aradan yıllar geçti. Ankara Hukuk Fakültesi’nde ekonomi profesörümüz Yusuf Kemal Tengirşek bir gün köylünün yoksulluğunu anlatırken bu odun satıcılarını örnek olarak göstermişti: ‘Üç günlük yoldan geliyor hayvanı ve kendisi. Dönüş de üç gün, etti altı. Eşeğin yiyeceğiyle köylününki hemen hemen aynı mahiyette. O halde iki kişi altı günde 250 kuruş, günde kırk kuruş. Yarısı hayvanın gıdası, kalıyor yirmi kuruş köylüye. Anlayın ne haldeyiz beyler, anlayın!’ Tengirşek, başını kürsüye dayamış, beyaz dişlerini gösteren acı bir gülümsemeyle bize bakıyordu.

Profesörün bu dersini babama söyledim. Serbest Fırka zamanıydı. Babam Yusuf Kemal Bey’e meclis kürsüsünde bu misali anlatacağını, onu da şahit olarak göstereceğini söylüyor. Tengirşek şiddetle karşı koyuyor, ‘Yalanlarım!’ diye bağırıyor. İşte üç tablo arka arkaya, 1922’den 1931’e kadar. Atatürk 1922’de Türk köylüsünü memleketin asıl sahibi ilan etmiş, onun önünde utanarak eğilmek gerektiğini haykırmıştı. Yusuf Kemal Bey milli mücadelenin mebus ve bakanıydı, babam da yüksek bir memuru. 1931’de Tengirşek aynı köylünün sürüp giden sefaletini mecliste ilan etmekten çekiniyordu.

Halbuki milli mücadelenin iç hedefi, bu köylünün yüzyıllar boyunca çektiği iktisadi ve sosyal, maddi, manevi bütün acılarına son vermek değil miydi? Birinci Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bu hedef için söylenmiş sözler, vaatler hafızalarda taptaze duruyorlardı. Yusuf Kemal de, babam da o yılların kendi çevrelerinde ve sıralarında mesulleriydiler. Aradan geçen zaman ise ancak altı-yedi yıldan ibaret. Demek ki yalnız kılık kıyafette, evlerde, eşyalarda, yaşama biçimlerinde değil, ruh ve zihniyetlerde de büyük değişiklikler olmuştu, oluyordu. Görünüş gittikçe Batılılaşıyor, düşünüşlerse hatta her gün biraz daha koyulaşan Şarklılık içine dalıyordu.” (Hayat Bir Macera, 159)

Dışlanma ve Dayatma

Köylü, sadece ekonomik olarak değil, sosyal ve kültürel olarak da baskı altındaydı. Şapka kanunu, çarşaf ve peçe üzerindeki kısıtlamalar, halkın alışkanlıklarıyla çatışıyordu. Bilhassa 1930’lu yıllarda köy kahvehanelerine zabıtaların girip erkeklerin başlarındaki takkeleri zorla çıkarması, bazı yerlerde jandarmanın camilerde sarıklı hocaları dışarı atması, gizlice verilen Kur’an tedrisatının takip edilmesi, evlerde eski yazı kitaplar aranıp bulununca ne olduğuna bakılmadan topluca yakılması, sahiplerinin tartaklanması, köylüyü “devlet bize yabancılaştı” hissine sürükledi.

Köylülerin şehir merkezlerine, bilhassa valilik, üniversite, merkez bürokrasi sahalarına erişmesi fiilen engellenirdi. Alevi ve sanatkâr hüviyetinden dolayı resmî zihniyetle daha barışık olması beklenen Aşık Veysel, Cumhuriyet’in 10. yılı dolayısıyla yazdığı Cumhuriyet Destanı’nı Atatürk’e arz etmek üzere arkadaşı İbrahim ile Sivas’tan Ankara’ya yaklaşık üç ay yürüyerek gelmişti. Üzerinde potur şalvar ve ayağında çarıklar vardı.

Vali Nevzat Tandoğan’ın emriyle, “Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışır kıyafet” giymeyenler, yani köylüler şehre alınmazdı. O günlerde İran Şahı Türkiye’de idi. Polisler 1 Nisan 1934’te Ulus’taki Karaoğlan Çarşısı civarında bu iki köylüyü tartaklayarak şehirden attı. Hatta Veysel’in elindeki saz da kırıldı. Ertesi gün Hakimiyeti Milliye matbaasına gidip derdini anlatabildi; orada destanını okumaya muvaffak oldu. Turgut Özakman gibi sisteme toz kondurmayanlar kabullenmese de Veysel’in torunu Halil Süzer hadiseyi net şekilde tasdik etmiştir.

Bu hadise kültürel görünüşe dayanan fiilî ayrımcılık, bir başka deyişle, sınıf ve tablo temelli dışlama misalidir. Cumhuriyet, modernleşmeye yönelirken kıyafet inkılabıyla kendine has bir “ulus kimliği” inşa etmeye çalışıyordu. Bu sırada köylü kisvesi eskinin geri kalmışlığı ile eş manalı hale geldi. Kılıkkıyafet üzerinden yürütülen sosyokültürel ayrılma, laik modernleşmenin, Anadolu kültürüne mesafeli itibarını gözler önüne seriyor. Bu da “köylünün sesi” ile “merkezî otoritenin sesi” arasındaki makası açan mühim göstergelerden biridir.

Prof. Niyazi Berkes anlatıyor: “Halkevi binasını [müdür] Ziya Gevher Bey gezdirip her şeyi gösterdi. Bu çok nazik kişinin, çok süslü merdivenleri çıkarken gördüğüm bir hareketi beni çok şaşırtmıştı. Kılık kıyafetinden ‘halktan’ olduğu belli olan biri geçiyordu. Bunu gören Ziya Gevher adeta bir histeri geçirdi. Bağırıp çağırıyor, adamı kovuyor, hademeler koşuşuyordu. Adamı yaka paça dışarı attılar. Zavallı meğer tiyatro bileti almaya gelmiş. Başkan, hademelere sıkı tenbihler etti, böyle ‘ne idüğü bilinmeyen kişiler’ içeri sokulmayacaktı.” (Unutulan Yıllar, 72)

Bartında odun kömürü satan köylü kadınlar 1940
Bartında odun kömürü satan köylü kadınlar 1940

Dinle Arası Açılan Devlet

Cumhuriyet’in laiklik prensibi, halkın bir kesimi için hürriyet getirmiş olsa da Anadolu köylüsü için bir yasaklar devri manasına geliyordu. Tekkelerin kapatılması, Arapça ezan yasağı, Kur’an okutmanın men’i, dinî hassasiyeti yüksek köylüler arasında büyük huzursuzluk meydana getirmişti. Laiklik prensibinin katı tatbikiyle, dinî müesseselerin tasfiye edilerek köylünün moral ve sosyal bağları zayıflamıştır.

Cesaretli hocalar, evlerinde veya ahırlarda gizlice çocuk okutur; çocuklardan bir tanesini kapıya dikerdi. Yabancı biri geçtiği zaman parolayla haber verir, herkes dağılırdı. Çocuklar da evvelden tenbihlenirdi. Çok yerde çocuklara ders verdiği için hocaların köy meydanında herkesin huzurunda jandarma tarafından dövüldüğü vaki idi. Türkçe ezan okuduğu halde, arkasından sessizce Arapçasını okuyan müezzinler, hadiseye tesadüfen şahit olan bir memur tarafından takibata maruz kalırdı.

Birçok köyde camiler imamsızdı. Köylüler cenazelerini yıkayacak kimse bulamazdı. Bu hal, devletle halk arasında derin bir hissî kopuşa sebep oldu. Devletin bu tatbikatlarla dini kontrol altına almak istemesi, köylünün gözünde “din düşmanlığı” olarak görüldü.

Tek parti kadrosu, maarifi modernleşmenin anahtarı olarak görüyordu. Fakat köylerde ne okul ne de öğretmen kalmıştı. Halbuki eskiden hemen her köyde köyün en okumuş şahsiyeti olan hocanın ders verdiği sıbyan mektepleri vardı. Bunlar kapatılınca ve hocalar istenmeyen adam ilan edilince, köylü tamamen tahsilden mahrum kaldı. Zaten köylünün okuması tek parti elitlerini memnun etmezdi. Zira okursa köylüden beklenenleri yerine getirmekten kaçınabilir, şehre gelmek ister, şuurlanırsa farklı taleplerde bulunabilirdi.

Köy Enstitüleri 1940’ta bu açığı kapatmak için kuruldu. Köy çocukları köylüleri aydınlatmak için yetiştirilecekti. Ancak ideolojik bir tavırdan başka bir mana taşımayan bu teşebbüs fiyaskoyla neticelendi. Tek parti hükümeti, kendi müessesesini kapatmak mecburiyetinde kaldı.

Halkevi önünde Anadolu halkının temsilcileri
Halkevi önünde Anadolu halkının temsilcileri

Sandıkta Patlayan Birikim

Pazar vesilesiyle kasabaya gitmek de köylü için bir korku vesilesiydi. Çünki kırlık yerde arada bir gördüğü jandarma, orada her an önüne çıkabilir, bir bahane bulup kendisini tartaklayabilirdi. Bazı köylerde köy odasında eski püskü de olsa bir takım elbise bulunur, kasabaya giden bunu giyerdi.

Demokrat Parti’nin muvaffakiyeti işte bu sosyal tıkanıklıkla irtibatlıdır. Köylü, CHP iktidarında kendini siyasî olarak “değersiz” görüyor, Ankara’nın karar mekanizmalarının dışında tutulduğu hissini yaşıyordu. Ve sandıkta bu “dışlanma”ya reaksiyon olarak kitlevî değişme istikametinde reyini kullandı. Bu hal, fiilî engel olmasa da sosyal psikolojik bir bariyerin kırıldığını gösterir.

Eskiden seçimler göstermelikti. Zaten iki dereceli idi. Halk, partinin tespit ettiği ikinci seçmenlere reyini veriyor, rejimin sadık delegeleri olan bunlar milletvekillerini seçiyordu. Şimdi ise tek dereceli seçim ve çok parti vardı. Tek partinin hiç şansı kalmamıştı. Bütün bu baskılar, köylünün içinde büyüyen bir reaksiyonda birikti. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle adeta sandığa döküldü. CHP'nin 30 yıl süren iktidarı (resmiyette) ebediyen sona erdi.