OSMANLI DEVLETİ ROMA’NIN DEVAMI MIDIR?
Osmanlı’nın Bizans’ın devamı olup olmadığı sualinin cevabı, kimin, hangi perspektiften baktığına ve hangi devre fokuslandığına göre değişebilir. Beri taraftan, mevzu sadece akademik değil, aynı zamanda hüviyet, miras ve meşruiyet meselesidir.
Osmanlılar Roma ve Bizans’ın Devamıdır
Bu fikri müdafaa edenlere göre Osmanlı Devleti, bilhassa İstanbul’un fethinden (1453) sonra doğrudan Bizans’ın (Roma’nın) siyasi ve kültürel mirasını devralmıştır. Din ve etnik cihetle aradaki fark şeklîdir. Medeniyet yapısı, başkent (İstanbul), imparatorluk telakkisi devam eder.
Osmanlı Devleti, Roma-Bizans ananesinin son büyük mümessilidir. Medeniyetler arası geçişi temsil eder. Osmanlılar kendilerini İslam dünyasının bir parçası olarak görseler de Roma-Bizans mirasını reddetmediler; aksine, yer yer sahip çıktılar. İstanbul’un fethiyle sembolik bir miras nakli tahakkuk etti.
İstanbul’un fethi, sadece bir payitaht değişikliği değil, aynı zamanda bir medeniyet nöbet devri idi. Fatih Sultan Mehmed, kendisini “Kayser-i Rum” (Roma İmparatoru) ilan etti. Bu, sıradan bir unvan değil; Roma mirasına şuurlu bir atıf ve Bizans’ın meşruiyetinin Osmanlı’ya geçtiğinin ilanıydı.
Osmanlı, tıpkı Roma ve Bizans gibi farklı milletleri ve dinleri tek bir imparatorluk çatısı altında birleştirmeye muvaffak olmuştu. Millet sistemi, Roma’daki vatandaşlık ve mahalli muhtariyet sistemlerine benzetilebilir.
Osmanlılar, Bizans’tan kalan birçok müesseseyi, rütbeyi ve idare tarzını yeniden şekillendirerek kendi sistemlerine entegre ettiler. Bilhassa maliye ve saray protokolünde Bizans tesiri net olarak görülür.
İstanbul’un fethinden sonra bazı Bizans aristokrat aileleri Osmanlı hizmetine alındı. Hatta bu ailelerin bazı mensupları mühim devlet vazifelerinde bulundu. Bu hal, bir tür devamlılık olduğunu gösterir.
Herbert Adam Gibbons, René Grousset, Dimitri Kitsikis, Arnold Toynbee, Halil İnalcık, Cemal Kafadar, Colin Imber, Yılmaz Öztuna gibi tarihçiler nüanslı da olsa umumiyetle bu fikirdedir.

Kayser oldu Rum’a
Giritli filozof Trapezountios, 1465’te Sultan Fatih’e şöyle yazmıştır: “Kimse senin hakkıyla Roma İmparatoru olduğundan şüphe duyamaz. İmparatorluk merkezini hukuken elinde tutan kimse imparatordur ve Roma İmparatorluğu’nun merkezi de İstanbul’dur. Bu yüzden sen Romalıların meşru imparatorusun. Romalıların imparatoru olan tüm yerkürenin de imparatorudur.”
Yılmaz Öztuna her zamanki heyecanlı ve parlak idealizmiyle der ki: “Roma imparatoru unvanını Sultan Fatih kılıç hakkıyla almıştır. Padişah, iki büyük Hristiyan mezhebinden (daha Protestanlık yoktur) Ortodoksluğun hamisidir. Ortodoksların başı olan İstanbul Patriği, padişahın himayesindedir. Bu Fatih’in toleransı kadar, meşru Roma imparatoru olmak hususundaki iddiasının eseridir. Zira Roma imparatoru, Patrik’in hamisidir.
Fatih’in muasırı tarihçilerin yazdığına göre, Roma imparatorluğu pagan olarak başlamış, Hristiyan olarak devam etmiş ve nihayet Müslümanlara geçmiştir. Roma’nın taht şehri İstanbul’dur. Padişah, XVII. asrın sonlarına kadar en büyük Hıristiyan nüfusun hükümdarıdır. Hiçbir Hıristiyan hükümdarının, padişah kadar çok Hristiyan tebaası yoktur.
Kanuni Sultan Süleyman, Avrupa resmi vesikalarında Caesar diye anılır ki, Roma imparatoru demektir. Türkçe’de kayzer denir. Padişah bu unvanı yalnız Avrupalılar’a karşı kullanmış değildir. Vezir Ahmed Paşa, 1481’de Sultan II.Bayezid’in cülusuna şu tarihi düşürmüştür: Yazdı levh üzre kalem tarihini / Kayser oldu Rum’a Sultan Bayezid (886)” (Büyük Türkiye Tarihi)
Costanzo di Moysis (de Ferrara) adlı bir sanatçının Fatih’i gösteren madalyonlarından birinin ön yüzündeki yazılar aynen şöyle: “Sultani Mohammeth Octhomani Uguli Bizantii Inperatoris 1481” yani “Sultan Muhammed Osmanoğlu Bizans İmparatoru 1481”. Yine aynı sanatkâra ait muhtemelen 1478 tarihli madalyonda ise “Suitanus Mohameth Othomanus Turcorum Imperetor” yani “Osmanlı Sultan Muhammed Türklerin İmparatoru” denmektedir. (Caroline Campbell ve Alan Chong, Bellini and the East, National Gallery Company London, 2007, s. 16, 17-18)
Paul Wittek der ki: “İstanbul fethedildikten sonra, eski Bizans ananeleriyle İslam ananeleri birleştirilerek hakiki Rum sultanlığı kurulmuş oldu.” (The Rise of the Ottoman Empire) Onun bu isimlendirmesi, Bizans toprakları olan sahayı içine aldığı içindir.
Ne münasebet!
Osmanlılar Roma ve Bizans’ın devamı değildir fikrinde olanlara göre, Osmanlı Devleti'nin hüviyeti, menşei ve ideolojisi bambaşkadır. Roma ya da Bizans'ın devamı olmayı bırakın, onlara karşı bir alternatif, hatta çoğu zaman rakip olarak ortaya çıkmıştır.
Fetih mantığı, devralma değil, değiştirme üzerine kuruludur. Osmanlılar İstanbul’u fethettiklerinde bir imparatorluğu devam ettirmek için değil, onu yıkmak ve yerine kendi medeniyetlerini inşa etmek için geldiler. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi bu değişimin sembolüdür.
Osmanlı Devleti, kendini bir İslam devleti olarak tarif eder. Meşruiyetini Roma ananesinden değil, Kur’an ve sünnetten alır. Kayser-i Rum unvanı, kültürel bir aynileşme değil, daha çok siyasi bir iddia olarak görülmelidir. Yıldırım Sultan Bayezid devrinden beri kullanılan Sultan-ı İklim-i Rum’da geçen Rum, Romalı demektir ve Romalılardan alınmış Anadolu ve Rumeli için kullanılır.
Osmanlılar, Türkçeyi resmî, Arapçayı ilim ve Farsçayı da sanat lisanı olarak kullandı. Yunanca ise sadece Rum tebaanın lisanı olarak varlığını sürdürdü. Bu da Bizans’tan kültürel kopuş manasına gelir.
Osmanlılar, bilhassa Avrupa’daki Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu ve papalık gibi müesseselerle, Roma mirasına sahip çıkma iddiası üzerinden karşı karşıya geldi. Yani Osmanlı, alternatif bir güç merkezi olarak ortaya çıktı.
Ne Bizans’ı? Selçuklu ve Abbasi!
Bernard Lewis der ki: “Osmanlı’nın Bizans’tan aldığı miras çok mübalağa edilmiştir. Bazı tarihçiler Osmanlı devlet ve cemiyetindeki hemen her şeyi Bizans’taki şu veya bu kaynağa atfetmişler, 1453’ten sonra Bizans müessese ve tatbikatlarının kesif bir şekilde iktibas edildiğinden söz etmişlerdir. Bunun çoğu yanlıştır. Benzer unsurlar Selçuklu, hatta Abbasilerden kalmadır.” (The Emergence of Modern Turkey)
Süreyya Faruki, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok farklı bünyeye sahip olduğunu, Bizans ile siyasi ve kültürel devamlılıktan çok, bir kopuş ve yeni bir sentezin bahis mevzuu olduğunu söyler. Heath Lowry de, Osmanlıların, Bizans’la coğrafi ve kısmen organize temas içinde olsa bile, kendilerini onun devamı olarak görmediğini, ideolojik olarak İslamî bir hüviyeti benimsediğini kaydeder.
Alexander Vasiliev gibi Bizans tarihçilerinin hemen hepsi 1453’te Bizans’ın yıkıldığını kabul eder, Osmanlıların Bizans’ın devamı olduğuna dair bir şey söylemezler.
Fuad Köprülü bu husustaki fikirleri enine boyuna tahlil ettiği Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri kitabında, İslam-Türk-Osmanlı medeniyetinin terkibinde Bizans tesirini kabul etmekle beraber, devamlılığı reddeder.

Yeni padişah figürü
İlk devir Osmanlılarının, Bizans'tan herhangi bir siyasi ya da kültürel miras devralması mevzubahis değildir. Osmanlı’nın kurucu çekirdeği, İslamî-Türk teamülleri içinde inkişaf etmiştir. Bizans ile temas olsa bile, bu temas sathi ve tali seviyededir.
Ama Osmanlı, ne tamamen bir Arap-İslam devleti ne de bir Türk beyliğidir. Osmanlı, Anadolu’daki mahalli halklar, Türkmen göçebeleri, İslamî ananeler ve mahalli siyasi pratiklerin bir sentezinden doğmuştur. Siyasi bir adaptasyondur.
Batılı bazı tarihçilerin Osmanlı'yı Bizans'ın devamı gibi sunmaları doğru değildir. Bu, Osmanlı’nın kendine mahsus bünyesini gölgede bırakan oryantalist bir indirgemedir, hatta gizli bir küçümsemedir.
Ernst Werner der ki: “Ne Sultan Mehmed, ne onun ataları ne de torunları kendilerini Sezarlar ve de Basileusların vârisleri olarak hissettiler. Denilebilir ki, Fatih’in şahsiyetinde Türk, İran, İslam ve Roma hükümdarlık ananelerini mezceden ‘Osmanlı Padişahı’ doğmuştur.”
Padişahlar için bilhassa diplomasi vesikalarda, Kayser-i Rum (Caesar of Rome) unvanını kullanması pragmatik sebeplere dayanır. Paralarda, vakfiyelerde ve fermanlarda, İstanbul’un “Konstantiniyye” isminin kullanılması ise, İslamî ananeden gelir ki hadislerde bu isim geçer. Osmanlı tarihçileri Bizans’ı sahiplenmekten ziyade fethedilen bir düşman olarak gösterirler.
Devam mı? Kırılma mı?
Osmanlı Devleti’nin Roma ya da Bizans’ın doğrudan devamı olup olmadığı suali, tek bir cevapla geçiştirilemeyecek kadar girifttir. Devamıdır diyenler, bu görüşü daha çok coğrafi, sembolik ve siyasi devamlılık üzerinden müdafaa eder. Değildir diyenler ise ideolojik, kültürel ve dinî kopuşa dikkat çeker.
Ancak şu rahatlıkla söylenebilir: Osmanlılar, Roma ve Bizans’ın hem mirasçısı hem de rakibidir. Devraldıkları kadar reddettikleri de olmuştur. Bu yüzden Osmanlı’yı, “yeni bir medeniyet sentezi” olarak görmek belki en doğru nokta-i nazar olacaktır.
İmparatorluklar tarih sahnesinden silinir, ama onların gölgeleri yüzyıllar boyunca yeni kurulan devletlerin zihinlerinde yaşamaya devam eder. Osmanlı Devleti de bu gölgelerle bazen mücadele etmiş, bazen sahiplenmiş, bazen de aşmıştır. Osmanlılar, Bizans’ın bazı müesseselerini devralmış olabilir, ama onu aşan, dönüştüren ve yeni bir hüviyet inşa eden bir devlet olduğunda şüphe yoktur.
Hedef nedir?
Bu iddiayı hararetle müdafaa edenlerin esas gayesi, Osmanlı'yı dar bir aşiret veya göçebe kültüründen çıkarıp, dünya tarihinin merkezine yerleştirmektir. Böylece Batı merkezli tarih tezini yıkmak, Avrupalı tarihçilerin Osmanlı’yı “Avrupa dışı, yıkıcı ve barbar bir güç” olarak görme temayülünü kırmaktır. Osmanlı’nın Roma mirasını devraldığını söyleyerek, onun aslında Avrupa tarihinin tam kalbinde yer alan, meşru ve kurucu bir aktör olduğu ispatlamak istenir.
Bir başka amil cihanşümul ve global bir vizyon çizmektir. Osmanlı’yı sadece bir Türk-İslam devleti olarak değil, köklü bir dünya imparatorluğu olarak mevzilendirme gayesidir. Roma, Bizans ve Osmanlı arasındaki müessese ve coğrafya cihetiyle devamlılığın altı çizilerek, insanlığın müşterek medeniyet mirasına dikkat çekilir.
Ayrıca Sultan Fatih’in siyasi hedefine bir mana verme gayesi de sezilir. İstanbul’un fethinden sonra Kayser-i Rum (Roma İmparatoru) diye anılması ve İtalya’yı fethetmek teşebbüsü rasyonel bir zemine oturtulmaya çalışılır. Bu sayede padişahların cihan hakimiyeti idealinin coğrafi ve hukuki temeli bir cihetten izah edilir.
Bir başka gaye, Doğu-Batı sentezini ortaya koymaktır. Osmanlı medeniyetinin tek tip bir yapı olmadığını; İslam hukuku ile Roma-Bizans idari ananelerini (toprak sistemi, saray usulleri, vergilendirme) ustaca harmanlayan kendine has bir sentez olduğunu göstermektir. Bir başka gaye, bugünki Türkiye’nin seküler ve batıcı kimlik ve karakterine tarihi kök bularak meşrulaştırmaktır. Günümüz entelektüel münakaşalarda bu tezin en büyük gayelerinden biri budur. Bunlar cumhuriyetin ilanından sonra yönünü tamamen Batı’ya, sekülerleşmeye ve modernleşmeye döndüren Türkiye’nin bu tercihinin radikal bir kopuş olmadığını iddia ederler. Türkiye’nin Batı dünyasıyla kurduğu entegrasyonun ve seküler yapının, aslında 1453’te Fatih’in Roma mirasını sahiplenmesiyle başlayan 500 yıllık tabii bir safahatın neticesi olduğunu müdafaa gayesi taşırlar.
Böylece bir bakıma medeniyetler çatışması tezini çürütmek isterler. Türkiye’yi Doğu ile Batı arasında sıkışmış veya Batı'ya yabancı bir unsur olarak gören nokta-i nazarlara karşı çıkarlar. Osmanlı'nın Roma'nın devamı olduğunu müdafaa ederek Türkiye'nin aslında bizzat Avrupa ve Akdeniz medeniyetinin kurucu ortaklarından biri olduğunu, dolayısıyla özünde hep Batılı bir damar taşıdığını ispatlamak isterler. Cumhuriyetin getirdiği laiklik, hukuk reformları ve modernleşme adımlarının gökten zembille inmediğini, Osmanlı’nın son asırlarındaki Batılılaşma hamlelerinin ve ondan da evvel Bizans/Roma'dan tevarüs edilen devlet aklının bir devamı olduğunu göstererek cumhuriyet ideolojisine tarihî meşruiyet temin etmek isterler.
Böylece İslamî tarih ifadesine alternatif sunduklarını düşünürler. Osmanlı’yı sadece bir İslam mücahidi/hilafet devleti olarak gören ve bugünkü seküler Türkiye’yi Osmanlı’ya bir hıyanet olarak gören muhafazakar tarih ifadesini kırmayı hedeflerler. Devletin rasyonel, bürokratik, pragmatik ve seküler tatbikatını (örfî hukuk gibi) menşeini Roma/Bizans devlet ananesine bağlayarak dinî referansların devlet idaresindeki tek tayin edici unsur olmadığını göstermek isterler. Bu ideolojik arka plan istikametinde, cumhuriyetin kurucu kadrolarının (bilhassa Atatürk devri tarih tezlerinin) Roma ve Anadolu medeniyetlerine bakışı dikkat çekicidir.
Muhafazakâr ve Müslüman tarihçiler ile mütefekkirler, Osmanlı’nın Roma ve Bizans’ın devamı olduğu tezine çok sert tenkitler getirirler. Onların gözünde bu iddia, tarihi gerçekleri çarpıtan ideolojik bir mühendislik çabasıdır. Burada bir kimlik ve ruh saptırması mevzubahistir. Osmanlı’da devletin asli ruhu İslam'dır. Osmanlı Devleti bir gaza ve cihad devletidir. Devletin hukuk sistemi (şeriat), padişahların unvanları (halife) ve sosyal nizam tamamen İslamî temellere dayanır. Bu bünyeyi Roma’ya bağlamak, devletin ruhunu ve kuruluş felsefesini inkar etmektir.
Onlara göre Kayser unvanı sadece siyasidir. Sultan Fatih’in bu unvanı kullanması, Roma’ya hayranlığından veya onun devamı olmak istemesinden değil; Batı karşısında hukukî üstünlük sağlamak ve fethin hukuki neticesini tescillemek için pragmatik bir hamledir.
Bu iddia sahiplerini, aşağılık kompleksi ve Batıcılık saplantısıyla itham ederler; Batı’ya kendini beğendirme çabası olarak görürler. Osmanlı’yı değerli ve meşru görmek için mutlaka kökenini Roma gibi bir Batı medeniyetine dayandırma ihtiyacı hissetmenin, entelektüel bir eziklik olduğunu dile getirirler. Bu tezin, bugünki seküler ve Batıcı Türkiye’yi meşrulaştırmak için uydurulmuş suni bir köprü olduğunu; Osmanlı’nın hilafet merkezi sıfatıyla asırlarca İslam dünyasının lideri olduğu gerçeğini unutturmak istediğini ileri sürerler. Bu iddia ayrıca kültürel ve sosyal bünyenin de reddi manasına gelir. Roma ve Bizans, tebaasını asimile eden veya köleleştiren bir bünyeye sahipken; Osmanlı’nın dine hürriyet ve otonomi tanıyan millet sistemi tamamen İslam hukukunun bir mahsulüdür. Vergi toplama, bazı saray usulleri gibi müessese benzerlikleri sadece coğrafi ve pratik zaruretlerden ibarettir, bünyevi bir devamlılık değildir.
Bazı yazarlara göre İslam medeniyeti ile Roma (Grek-Roma) medeniyeti taban tabana zıttır. Biri tevhid (tek tanrı ve adalet), diğeri ise Paganizm ve zulüm üzerine kurulduğu için, biri diğerinin devamı olamaz.
Önceki Yazılar
-
BİLMİYORUM DEMEK ALİMİN KALKANIDIR10.08.2026
-
OSMANLI KALSAYDI ‘ÇOBAN SÜLÜ’ BAŞBAKAN OLAMAZ MIYDI?3.08.2026
-
İdeolojik sebeplerle şehir adı değiştirilirdi20.07.2026
-
OSMANLI EKONOMİK KRİZLE NASIL BAŞ ETTİ?13.07.2026
-
DÜNYANIN KONUŞTUĞU HEDİYE TABANCA10.07.2026
-
KÖYLÜNÜN SESSİZ ÇIĞLIĞI6.07.2026
-
CİHAD-I MUKADDES KOMEDYASI29.06.2026
-
UNUTULMUŞ BİR KURTARICI: SULTAN BAYBARS22.06.2026
-
HUYLU HUYUNDAN VAZGEÇER Mİ?
Tek parti devri yolsuzlukları15.06.2026 -
TIBB-I NEBEVİ ve MODERN TIP8.06.2026