Gelişmiş Arama İçin Tıklayınız!

OSMANLI KALSAYDI ‘ÇOBAN SÜLÜ’ BAŞBAKAN OLAMAZ MIYDI?

Fırsat eşitliğinin cumhuriyetle geldiğini söyleyenler, Osmanlıları hiç tanımazlar. Orada yükselmenin yegâne şartının liyakat olduğunu bilmezler. Adam yetiştirme ananesi, Osmanlı’nın temelidir. Onlar, en münasip kişileri bulup, soyuna memleketine bakmadan yetiştirmişlerdir.
3 Ağustos 2026 Pazartesi
3.08.2026

Cumhuriyet olmasa, şu olmazdı, ben şu mevkiye gelemezdim, sen şu unvanı alamazdın, diyenler, bunu “cumhuriyetin bir kazanımı” olarak görenler, ihtilalden evvelki Fransa ile sonrakinin farklılıklarını, Osmanlı tarihinde de var zannedenlerdir. Bu, Sultan Mahmud ıslahatları ile cumhuriyet inkılaplarını benzer görme hatasının bir benzeridir.

İhtilalden evvel Fransa’da aristokrasi çok güçlüydü. Hukukî ve sosyal imtiyazları haizdi. Fransa topraklarının tamamına yakını aristokratların mülkü veya kilise arazisiydi. Devlet kadroları da ekseriya bu iki zümrenin elindeydi. İhtilal bütün bu imtiyazlara karşı yapıldı.

Halbuki Osmanlılarda vaziyet çok farklıdır. Hiçbir zaman aristokrasi veya ruhban hakimiyeti mevzubahis olmamıştır. İmparatorluğun kuruluşundan itibaren mülkî, ilmî ve askerî bürokrasidekiler, halktan kişilerdir. İmparatorlukta liyakatli bir kimsenin, talihi de yaver giderse önünde kimse duramazdı.

Osmanlı’da bulunmadığı iddia edilen sosyal mobiliteyi veya fırsat eşitliğini cumhuriyetin getirdiği söylenebilir mi? Cumhuriyeti kuran kadronun çoğu, basit halktan Osmanlı bürokratı değil midir? Şu halde “Cumhuriyet geldi, halkımız eşitliğe kavuştu, bakın Çoban Sülü başbakan oldu!” iddiasına ancak gülünür. (Popülarite adına Çoban Sülü diye propaganda edilen Süleyman Demirel, aslında Ispartalı zengin bir çiftçinin oğludur.)

Edirne askerlik dairesi önünde mahalli memurlar 1899
Edirne askerlik dairesi önünde mahalli memurlar 1899

Liyakat ve şans

Osmanlılarda yükselme kriteri, liyakat ve şanstır. Kuruluş devri bürokratları, ekserisi medrese mezunu halktan kişilerdir. Klasik devir bürokratlarının çoğu devşirme menşeli veya çocuk yaşta devlet dairelerine çırak girerek yükselen halktan kişilerdir.

Kiliseden farklı olarak, Osmanlı din adamlarının, devletten ayrı mali varlıkları ve siyasi güçleri yoktur. Sadece sınıf şuuru ve meslek tesanüdü (dayanışması) vardır. Bürokrat aileler çok nadir teşekkül etmiştir ki bu tabiidir. Çünki armut (umumiyetle) dibine düşer.

Aristokrasi olmadığı için büyük-küçük bürokratların hepsi halktandır. Türk veya Türkleşmiş kişilerdir. Fırsat eşitliği vardır. Bürokraside Arap, Kürt veya başka fertlerin azlığının sebebi coğrafî ve sosyal şartlardır. İyi Türkçe bilmek ve yazmak esas olduğundan halk tercih etmemiştir. Buradaki bir gencin İstanbul’a gelerek bürokrasi kademelerine girmesi zordur, ama kapalı değildir.

Osmanlı veziriazamı ve maiyeti
Osmanlı veziriazamı ve maiyeti

İyi memur, kafa tutmayandır

Osmanlı İmparatorluğu, öteden beri meritokrasi (liyakatçilik) ile tanınmıştır. Cemiyetin en alt tabakasından bir gencin kolayca yükselip üst makamlara gelmesine mâni yoktur. Bunların nasbı, tayini, azli, terfii hep divan kararıyla ve padişah tasvibiyle cereyan eder. ABD bu cihetten Osmanlıları numune almıştır.

İstanbul’un fethinden sonra kökü, mazisi, itibarlı ailesi, malı olanları devlet idaresinde kullanmayı tercih etmemiştir. Böylesi kendisine itimadı olduğu ve kendi iktidar tabanına sahip bulunduğu için, hükümete kafa tutabilir. Bunlar iyi memur olamaz. Onun için halktan kabiliyetli gençleri sıfırdan alıp bu iş için yetiştirmiştir.

Memurların çoğunun bir kıdemlinin himayesinde bir nevi staj görerek ve idareci elitlerin vasıflarını kazanarak yetiştiği doğrudur. Bürokratlar, hakkında kanaat sahibi olduğu akrabasını alıp usta-çırak gibi yanında yetiştirir. Modern dünyadaki referans usulü buradan kalmadır.

Bazı yüksek bürokratlar istidatlı çocukları yetiştirir. Mesela Koca Hüsrev Paşa hiç çocuğu olmadığı için 100 kölesini evlat gibi yetiştirmiş, çoğunu devlette memur etmiş, çoğu paşalığa, nazırlığa yükselmiş, bazısı padişaha damat olmuştu.

Koca Hüsrev Paşa
Koca Hüsrev Paşa

Sadrazamın papaz kardeşi

Saraydaki enderun ağaları, bir yandan tahsil yapar, bir yandan da padişahın hususi hizmetini görür. Silahlarını, elbiselerini, av hayvanlarını, kileri, hazineyi ve mukaddes emanetleri muhafaza eder, ofis vazifelerini yerine getirir.

Enderundan içlerinde Davud Paşa, Hersekzade Ahmed Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Damat İbrahim Paşa, Sinan Paşa, Sokullu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Şehit Ali Paşa gibi meşhur zatların da bulunduğu 64 sadrazam yetişmiştir.

Hırvat asıllı Sokullu Mehmed Paşa, daha silahtarlığında Bosna’nın Sokol kasabasındaki ailesiyle temasa geçmiş; kardeşi ve amcazadesini İstanbul’a getirterek enderuna aldırmış; bilahare anne ve babası da gelerek hepsi Müslüman olmuştu. Sokol’da yalnızca papaz olan bir kardeşi kalmıştı. Amcazadesi Mustafa Paşa uzun zaman Budin Beylerbeyi idi.

Sokollu Mehmed Paşa
Sokollu Mehmed Paşa

Adam kayırmacılık

Osmanlı üst sınıfına girebilmenin yolu, bir derviş gibi çileler çekip imtihanlar geçerek Osmanlı terbiyesinde din ve millete hizmet edecek seviyeye gelmektir. Her Şevval ayında tayinler yenilenir, bazısı terfi eder, bazısı tekaüde sevkedilir, bazısı yerinde kalır (ibka). Makamlar tapulu değildir. Tıpkı İngiltere’de olduğu gibi.

Modern manada nepotizm(adam kayırmacılık) meşrutiyet ve cumhuriyet devirlerinin eseridir, biraz da ideolojik sebeplere dayanır. Esasen fırsat eşitliği cumhuriyet idarelerine yabancıdır. İşe girmek için liyakat değil, iktidar partisinin adamı olmak, mesela onun ilçe başkanından tavsiye mektubu getirmek icap eder.

Sandor Marai, 1924’lerin cumhuriyet Fransa’sını şöyle tasvir ediyor: “Ellerini çabuk tutmalıydılar, ülke büyüktü, hısım akraba açtı ve bakanlar çabuk düşüyordu. Cumhuriyetin 110 ya da 120 hükümeti, olsa olsa 50 yıl içinde son derece aç kuşakları işle ve bahşişle beslemek zorunda kalmıştı. Kadife koltuklarda ancak birkaç saat oturabilen bakanlar, ateşli bir acımasızlıkla akrabalarını, o yere gelmelerine yardım eden propagandacılarını çeşitli mevkilere atayıp emekli paraları ve ikramiyeler tahsis etmişlerdi.” (Bir Burjuvanın İtirafları)

Cevad Paşa
Cevad Paşa

Yıldızın parladığı an

Padişahlar, mülkiye ve harbiyeyi dereceyle bitirenleri mabeyne ve yaverliğe alırdı. Meşhur Şakir Paşa’nın ağabeyi Sadrazam Cevad Paşa genç bir yaverken, sarayda nöbetçi olduğu bir gece perde kapatmak icap ettiğinde, sandalyeye mendilini serip üstüne basması Padişah’ın hoşuna gitmiş, bu ince fikirlilik, gencin önünü açmıştı. İnsan hayatında yıldızın parladığı anlar vardır.

Tanzimat’tan sonra yavaş yavaş bir mümtaz sınıf teşekkül etmeye başlamışsa da üç-dört kuşaklık bu zümreler bir soylu sınıf olarak anılamaz. İktidar hep halk tabakasının elindedir. Sadrazam Âli Paşa’nın babası Mısır Çarşısı kapıcısı idi.

Sadrazam Öküz Mehmed Paşa’nın babası Karagümrük'te öküz nalbantlığı yapan Ali Usta idi. Hezarpare Ahmed Paşa bir bakkalın, Seyyid Hasan Paşa bir kasabın oğludur. Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın babası Gelendostlu eşekçiydi. Mithat Paşa orta halli bir memur ailesinin çocuğudur. Sadrazam Edhem ve Tunuslu Hayreddin Paşalar birer köle idi.

Sultan II. Mahmud Kapalıçarşı ziyaretinde kendisine kahve ikram eden sevimli dükkâncı çırağının terbiyesini ve zekasını o kadar beğenmişti ki, o gün saraya aldırıp yetiştirdi. Serasker Rıza Paşa oldu. Ama hepsinin de müşterek hususiyeti liyakat yanında iyi bir terbiye ve tecrübe kazanmış olmalarıdır.

Tunuslu Hayreddin Paşa
Tunuslu Hayreddin Paşa

Çıta yerlerde

Meşrutiyet’ten sonra çıta iyice inmiş, liyakatin yerini güç almıştır. İttihatçıların hemen hepsi düşük bir sosyal tabakadan gelip, komitacılık ve kaba kuvvet sayesinde aşağılık komplekslerini örterek makam mevki ve servet sahibi olmuş kimselerdir.

Evvela Prusya müsveddesi bir paşayı, sonra da düşük profilli ama hırslı bir Mısır prensini sadrazam yapıp gölgesinde hüküm sürmüşler; bu da onlara yetmeyince devlet çarkına bizzat çöreklenmişlerdir. Hiçbirinin ne tahsili ne tecrübesi ne de liyakati vardı. Komitacılıkla işi götürmüşlerdir.

Meşrutiyet devrinin iki diktatöründen biri, Edirneli Roman asıllı olduğu söylenen bir mübaşirin çocuğudur ve orta mektepten yukarı tahsili yoktur. 42 yaşında sadrazam olmuştur. Diğeri, Romanya muhaciri Karay asıllı bir ustabaşının oğludur. Bir gün içinde kendisini yarbaylıktan tümgeneralliğe terfi ettirmiştir. Aynı gün 32 yaşında memleketin bir numaralı şahsiyeti hâline gelmiştir.

Hal böyleyken Osmanlı sadrazamı, cumhuriyet devri reisicumhurundan dünya kamuoyunda daha popüler ve itibarlı idi. Defalarca yüksek oyla seçilerek başbakan olan Süleyman Demirel’e, rejimin gerek asker gerekse sivil bürokrasisi bir sadrazamın onda biri kadar iktidar sahası tanımamıştır.

Katipler, Nakkaş Osman
Katipler, Nakkaş Osman

Adam yetiştirme ananesi

Yılmaz Öztuna anlatıyor:

“Adam yetiştirme ananesi Osmanlı siyasi kültürünün esasını teşkil eder. İktidarı olduğu halde, iktidarı olan veya olabilecek kabiliyette bulunanlardan himayesini esirgemek hassası, milliyetçilik ve vatanseverliğe aykırıdır. Sultan Abdülhamid, Namık Kemal’e 1876 senesi sonunda bir gün şöyle hitap etmiştir: ‘Sen vatanını milletini seversin, ben de seni onun için severim.’

2300 yıllık bütün Türk tarihinde her hususta en değerlileri bulup yükselten ve yerlerine oturtan, bu hususta en büyük muvaffakiyeti gösteren Kanuni Sultan Süleyman’dır.

Tanzimat münevverlerinden hem şark hem garp kültürü istenirdi. Arapça ve Farsça yanında mutlaka Fransızca bilmesi icap ederdi. Bu iki cepheli münevver tipi cumhuriyete kadar devam etmiş, cumhuriyetten sonra milli Türk kültürüyle alakası kesilmiş veya cemiyeti sağlıklı şekilde ayakta tutabilecek dozun çok altına düşmüştür.

Tanzimat devrinde eski asırların adam yetiştirme ananesi, bu ananenin esası olan üstad-şakird (usta-çırak) münasebetleri devam ediyordu. Hüsrev Paşa, Reşid Paşa bunlardandır. Edebî ve diğer sahalarda da bu böyleydi. Namık Kemal, henüz genç bir şair olan Abdülhak Hamid’i himaye etmesi için hariciye nazırı Abidin Paşa’ya tavsiye mektubu yazmıştı.

Bu güzel anane cumhuriyet devrinde yıkılmıştır. Bu devirde adam yetişmemesi için iktidar sahipleri tedbirler almakta, yetişenleri törpülemek, mümkünse ortadan silmek için her şeye müracaat edebilmektedir. Burada iktidar sahipleri tabirini yalnız siyasi manada kullanmıyorum, her manasıyla kullanıyorum. Bu devirde bu tipte birkaç adam tanıdı isem de gerçekte bunların çoğu Osmanlı devri terbiyesiyle yetişmiş bir devrin arta kalanları idi.” (Büyük Türkiye Tarihi, X/419)