BİLMİYORUM DEMEK ALİMİN KALKANIDIR
Abbasî devrinin büyük alimi ve kâdiyü’l-kudât (kadılar kadısı, yani adliye bakanı) İmam Ebû Yusuf’un şöyle bir sözü vardır, “İnsanın ilmi arttıkça tevazusu artar. Çünki daha çok şey bilmediğini farkeder.”
Nitekim kendisine sorulan suallerin bir kısmına cevap verememişti. Bu sebeple “Nasıl bilmezsin? Bir de hazineden maaş alıyorsun!” diyenlere, “Ben hazineden bildiklerim için maaş alıyorum. Eğer bilmediklerim için de maaş alsaydım dünya hazineleri yetmezdi” demişti.
Bu sebeple cahiller ukala ve küstah; alimler mütevazı ve temkinli olurlar. Zira ilim şüphe üzerine kurulmuştur. Alim, her şeyin hakikatini araştırır, doğru bilgiye ulaşınca da onu başkalarıyla paylaşır. Önüne gelen her bilgiye hemen itimat etmez.
Sükût edilen 10 mesele
Bir alimin kendisine sorulan sorulardan bir kısmını bilip, diğer bir kısmına bilmediğini söylemesi ilmin parçalanması manasına gelmez. Belki bu mesele hakkında elinde bir delil yoktur veya uğraşmaya henüz vakit bulamamıştır.
İmam Mâlik, büyük bir mezhep kurucusu olduğu halde, kendisine sorulan kırk kadar meselenin otuz altı tanesini bilmediği gerekçesiyle geri çevirmiştir.
İmam Şa’bî, kendisine sorulan suallerden bazılarını bilemediği zaman kendisini ayıplayanlara, “Melekler bile, Ya Rabbî! Senin bildirdiklerinden başka bizim ilmimiz olamaz (Bakara: 32), demekten hicab etmemişlerdir. Ben niçin utanayım? Bilmiyorum demek, ilmin yarısıdır!” diye cevap vermiştir.
İmam Ebû Hanîfe, on kadar meselede tevakkuf etmiş, yani hüküm vermeyip sükût etmiştir. Bu on mesele şunlardır:
1-Dehr kelimesinin manası nedir? 2-İnsan pisliği yiyen hayvan ne zaman temiz olur? 3-Av köpeği ne zaman terbiye edilmiş sayılır? 4-Müslüman çocuğun sünnet yaşı kaçtır? 5-Hünsa-i müşkilin hükmü nedir? 6-Eşeğin artığı temizleyici midir? 7-Melekler mi, peygamberler mi üstündür? 8-Kâfirlerin çocukları ahirette nereye gider? 9-Mescidin duvarı, vakıf malından süslenebilir mi? 10-Cinler, ibadetlerinden sevap alır mı?
Rabbime sorayım
Hadis-i şerifte, “Alim olduğunu söyleyen kimse, cahildir” buyuruldu. Her sorulana cevap veren, her gördüğünden mana çıkaran ve her yerde bilgi satan kimse, cahilliğini ortaya koyar. “Bilmiyorum, öğrenip de söylerim” diyen kimsenin, derin alim olduğu anlaşılır.
Peygamber aleyhisselam, “Üzeyr ve Zülkarneyn peygamber midir, bilmiyorum” buyurmuştur. Kendisine en kıymetli yer sorulduğunda, “Bilmiyorum, Rabbim bildirirse söylerim” demiş, Cebrail aleyhisselama sorunca aynı cevabı almıştır. O da Rabbine sormuş, “Mescidlerdir” cevabını almıştır.
“Affet ve marufu emret!” mealindeki ayet-i kerime (A’raf: 198) gelince, Cenab-ı Peygamber, manasını Cebrail aleyhimesselamdan sordu. O da, Rabbimden öğreneyim, diyerek gitti. Tekrar geldiğinde, “Rabbim, ‘Gitmeyene git! Vermeyene ver! Zulmedeni affet!’ emrini verdi” dedi.
Bir mesele hakkında sorulduğu zaman, cevabı bilmiyorsa susmak, sevaptır. Çünki nefse zor gelir. Şeytan, bunun konuşmaması, konuşmasından bana daha ağır geliyor, der. İbn Mes’ud buyurdu ki: “Her suale cevap veren kimse mecnundur. La edrî (bilmiyorum) demek, alimin kalkanıdır. Şayet bunu elinden bırakırsa öldürücü darbeler yer.”
İbn Ömer’e bir mesele sorulduğunda, o meseleyi daha iyi bildiği için, talebesi Said bin Müseyyeb’e havale etmiştir. Sahabilerin haylisi kendilerine sorulan sualleri iyi bilmediği yahut yaşlılık sebebiyle hafızasına güvenemediği için birbirine havale ederdi.
Bilmediğin şeyin ardına düşme!
“es-Sual nısfu’l-ilm ve es-sual miftahu’l-ilm” (Sual sormak ilmin yarısıdır ve sual, ilmin anahtarıdır) demişlerdir. İnsan ilimle meşgul oldukça sualleri artar. Bunları araştırır ve soracak kişiler arar. Vaktiyle hocalarımıza sualler sorup cevabını aldığımızda bize, “Siz ne kadar talihlisiniz, zira soracak merciniz var. Bizim de çok sualimiz var, ama soracak mercimiz yok” diye hayıflanırlardı. Biz onların yanında lâ şey (hiç) mertebesinde olduğumuz halde zaman bizi de o hale düşürdü.
Eski alimler sorulan sualleri cevaplamayı hem dinî hem de insanî bir vecibe olarak görürlerdi. Ama fetva vermekte acele etmez, ileri atılmazlardı. “Sizin ateşe atılmaya en istekliniz, fetva vermekte en istekli olanınızdır” hadisinin tehdidinden korkarlardı. Nitekim Kur’an-ı kerimde mealen, “İyi bilmediğin şeyin ardına düşme!” (İsrâ: 36) ve “Zan, hakikatten bir şey ifade etmez” (Necm: 28) ve “Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsrâ: 85) ve “Her bilenin üstünde daha çok bilen biri vardır.” (Yusuf: 76) buyurulmuştur. Bunun içindir ki eskiler bir fetva yahut hüküm verince, Allahü a’lem derdi ki, Allah en iyi bilendir, demektir.
Bunlar, iyi bilmediği halde fetva vermeyi menetmektedir. Yoksa, bidatler yayıldığı zamanda, hakikati bildiği halde söylemeyenlere yerlerin ve göklerin lanetini vadeden hadis-i şerif insanı titretmektedir. Nitekim hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İlim üç şeydir: Allah’ın kitabı; resulünün sünneti ve bilmiyorum demek!” Bu sebepledir ki, İslam tarihinde ilim usulü yanında, sual sorma ve cevap verme adabı hakkında nice kitaplar yazılmıştır.
Doğru bilgiyi bulmak
Alim çok bilen değil, doğru bilgiyi nerede bulacağını bilen kişidir. Bir hocamız, “Ben her şeyi bilirim. Yani cevabını nerede bulacağımı bilirim” derdi. Medreseler talebeye bilgi ezberletmekten ziyade, doğru bilgiyi nerede bulacağını ve bulduğunu nasıl tahlil edip halka faydalı hale getirerek meseleyi çözmeyi öğretirdi.
Talebenin ilmî mevzularda hocasıyla aynı şekilde düşünmesi lazım gelmez. Zira hocasının ulaşamadığı malumata talebe ulaşmış olabilir. Aksi takdirde ilim inkişaf etmezdi. Hocam böyle söylemişti diye öğrendiği inkâr, ilim haysiyetine uymaz.
Nitekim İmam Ebu Yusuf’un hocası İmam Ebu Hanife ile muhalif kaldıkları kaviller mutabık olduklarından fazladır. Halbuki o, bunları da hocasından öğrendiği usulle öğrendiğini söylemiştir. Böyle iken hiç kimse Ebu Yusuf’u hocasına itirazla itham etmez. Hangi ansiklopediyi açsanız, Ebu Yusuf maddesinin ilk cümlesi şöyledir: “İmam Ebu Hanife’nin has talebesidir.”
Sorulursa söylenir
İnsana Allah rızası için dini yahut dünyevi bir sual sorulur, o da bilirse, cevabını vermek hem hak hem de vecibedir. Bilmediğini veya bildiğinin aksini söylemesi caiz olmaz. Hata ile söylemek özürdür. Yukardaki şartları taşımayan birine sormak, iki tarafa da vebal yükler. Seyyid Abdülhakîm Arvasi hazretleri yeni devirde ilim sahibi talebelerine “Bu zamanda sorulursa söylersiniz, sorulmazsa söylemezsiniz” dermiş.
Sorup danışmak insanı pişmanlıktan koruyan bir kale gibidir. Sorulacak kimsenin, insanların halini, zamanın ve memleketin şartlarını bilmesi lâzımdır. Buna siyaset bilgisi denir. Bundan başka, aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören, hatta sıhhati yerinde olması lazımdır. Soranın halini de az çok bilmelidir. Zira çeşitli cevaplardan sorana en uygununu söylemek esastır.
Ama bazen sorulan suale zaman ve zeminin şartları icabı bilse de bilmiyorum demek icap edebilir. Babannesi annemi çocukken kucağına alır, avam arasında meşhur o suali sorarmış: “Beni mi yoksa anneni mi çok seviyorsun?” Annem, “Ben öyle demek bilmiyorum” deyip sıyrılırmış. Çocuk, çocuk iken “bilmiyorum” kalkanını keşfetmiştir.
Bazen de sorulan suale siyasetle cevap vermek icap edebilir. İbnü’l-Cevzi’ye “Resulullah’tan sonra en efdal kimdir?” diye sormuşlar, cemaate şöyle bir bakmış, ekserinin Şii olduğunu görünce, “Huvellezi bintuhu fi beytihi” yani “Evinde kızı olandır” diye cevap vermiş ki, buradaki zamir hem Hazreti Ebu Bekr’e hem de Ali’ye şamil olabilir.
Önceki Yazılar
-
OSMANLI KALSAYDI ‘ÇOBAN SÜLÜ’ BAŞBAKAN OLAMAZ MIYDI?3.08.2026
-
OSMANLI DEVLETİ ROMA’NIN DEVAMI MIDIR?27.07.2026
-
İdeolojik sebeplerle şehir adı değiştirilirdi20.07.2026
-
OSMANLI EKONOMİK KRİZLE NASIL BAŞ ETTİ?13.07.2026
-
DÜNYANIN KONUŞTUĞU HEDİYE TABANCA10.07.2026
-
KÖYLÜNÜN SESSİZ ÇIĞLIĞI6.07.2026
-
CİHAD-I MUKADDES KOMEDYASI29.06.2026
-
UNUTULMUŞ BİR KURTARICI: SULTAN BAYBARS22.06.2026
-
HUYLU HUYUNDAN VAZGEÇER Mİ?
Tek parti devri yolsuzlukları15.06.2026 -
TIBB-I NEBEVİ ve MODERN TIP8.06.2026