Gelişmiş Arama İçin Tıklayınız!

MİLLETİN GÖRDÜĞÜ SON BOLLUK ve UCUZLUK

Sultan II. Abdülhamid zamanında hayat pahalılığı meçhuldü. Son bolluk ve ucuzluk devri onun zamanında yaşanmıştır. Tabutu geçerken pencerelerden uzanan kadınlar, “Kırk paraya ekmek yediren, yirmi paraya kömür yaktıran padişahım, bizi kime bırakıp da gidiyorsun” diye gözyaşı döküyordu.
24 Ağustos 2026 Pazartesi
24.08.2026

Sultan II. Abdülhamid tahta çıktığında Osmanlı Devleti çok ağır bir mali kriz içindeydi. 1875’te devlet dış borçlarını ödeyemez hale geldi. 1877–1878 (93) Harbi büyük yıkım getirdi. Milyonlarca muhacir Anadolu'ya geldi. Toprak ve vergi gelirlerinde ciddi kayıplar yaşandı. Harb tazminatı, maliyenin sırtına büyük bir kâbus gibi çöktü. Yani Sultan Abdülhamid, güçlü bir ekonomi devralmadı.

Buna rağmen onun zamanı (1876–1909), Osmanlı Devleti’nin siyasi cihetten en çalkantılı; fakat idari düzen, mali disiplin, istikrarlı ekonomi, sosyal refah ve amme hizmetleri cihetinden en derli toplu devirlerinden biri olmuştur.

Devlet dış baskılarla ve borç yüküyle mücadele ederken, padişah içeride mali istikrarı temine büyük ehemmiyet vermiş; buna bağlı olarak halkın gündelik hayatında hissedilir bir düzen ve nispi bir bolluk ortaya çıkmıştır.

Bu devri yaşayan ve Sultan Hamid’i seven/sevmeyen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir şey vardır. O da her şeye rağmen bu devirdeki emniyet, bolluk, ucuzluk ve refahtır. Ondan sonra artık hiçbir zaman böylesine rastlanmamıştır.

Beykoz Hamidiye kağıt fabrikası
Beykoz Hamidiye kağıt fabrikası

Seven sevmeyen hemfikir

Sultan Hamid’i seven Samiha Ayverdi’den, sevmeyen, ama hakkını da yemeyen Refik Halid Karay’a kadar o zamanın sosyal hayatını anlatanların hemen hepsi bu devri bolluk ve ucuzluk devri olarak hasretle yad ederler. O devre yetişenlerden, “Öyle bereket vardı ki, bir binbaşının evinde pişen yemekten, bir mahalle fakirlerinin karnı doyardı” diyenleri işittik.

Falih Rıfkı Atay, Sultan Hamid'in tabutu geçerken pencerelerden uzanan kadınların, “Kırk paraya ekmek yediren, yirmi paraya kömür yaktıran padişahım, bizi kime bırakıp da gidiyorsun” diye gözyaşı döktüğünü anlatır.

Refik Halid Karay der ki: “Sultan Hamid devrinde, kuşağında veya koynunda gizlice getirdiği bir miktar altın sermaye ile bir köylünün, birkaç sene zarfında, düğününe nazırlar gelecek kadar mevki, servet yapmış bir tüccar olması imkânsızdı. Yani şu harp yıllarındaki gibi çarçabuk milyoner ve nüfuz sahibi kesilmesi olacak şey değildi. Zira ticaret âlemi o devirde ananelere bağlı, zenginlik ise zamana muhtaçtı. Türedi iş adamı çok güç ve çok geç yetişirdi. (Maliyeci) babama, Sultan Abdülhamid henüz tahtında iken, bizim memlekette çok zengin denilen insanın kaç altınlık serveti vardır? diye sormuştum. Üç kişiyi istisna ettikten sonra, ötekiler en fazla 50 bin (altın) liralık adamlardır, dedi. Eski zaman zenginlerini bütün millet tanırdı. Evleri ve elleri açıktı.” (Akşam, 18/I, 29/IX/1947) Bu, basit ve mahdut, ama istikrarlı ve sosyal adaletin hâkim olduğu bir ekonomiye delalet eder.

Memlekette maarif ve imar faaliyetleri yanında, asayiş ve emniyet, ucuzluk ve bolluk yaşandı. Hayat pahalılığı meçhuldü. Sultan Hamid devri sadece bir bolluk ve ucuzluk devri değil, eski Osmanlı kültürünün, estetik ve terbiyesinin rafine olarak en son yaşandığı devirdir. Ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır.

Bütün bunlara rağmen, devrin ekonomik refahı sınırsız bir zenginlik manasına gelmez. Devlet hâlâ büyük bir borç yükü taşımakta, bazı mıntıkalar isyan ve karışıklıklarla mücadele etmekteydi. Başka memleketlerin hayal bile edemeyeceği problemlerle hemhal idi. Nüfus az ve dağınık; arazi geniş ve verimsiz; para ve sair kaynaklar mahduttu. Üstelik maarif ve imar sahasında büyük çaplı yatırımlar hazineyi emiyordu. Ancak mevcut şartlar içinde, Sultan Abdülhamid devrinin, önceki yıllara göre daha düzenli, daha istikrarlı ve halkın günlük hayatında daha emniyetli bir devir olduğu kabul edilir.

İstanbul Ticaret Odası
İstanbul Ticaret Odası

Az para, zengin piyasa

Bunun birkaç ehemmiyetli sebebi vardır:

1.Sultan Abdülhamid’in en dikkat çeken cihetlerinden biri devlet harcamalarında sıkı disiplin ve tasarruf ile gelirlerin muntazam kullanılması olmuştur. Şahsen çok tutumlu bir hükümdardı. Saray harcamalarını evvelki devirlere göre mühim ölçüde kontrol etti. Şahsî servetini de randımanlı kullanıp adeta bir holdinge dönüştürdü. Pek çok hayratı ve amme masrafını bizzat buradan karşıladı.

Bu politika, evvelki devirlerde görülen savurganlığı azaltmış, gelir–gider dengesini muayyen bir çizgiye oturtmuştur. Büyük gösterişli projeler yerine gelir getirecek yatırımlara ağırlık verdi. Devlet bütçesini mümkün olduğunca denk tutmaya çalıştı. Bu sayede mali kriz daha fazla büyümedi. Bütçenin toparlanması, piyasadaki para akışının da istikrara kavuşmasını temin etmiş; enflasyon düşük seyretmiş, asli ihtiyaç maddelerinde ucuzluk yaşanmıştır.

2.Dış borçlar yeniden tanzim olundu. 1881’de Düyun-ı Umumiye İdaresi kuruldu. Bu umumiyetle menfi anlatılır. Çünki tuz, tütün, damga vergisi, ipek, balıkçılık gibi birçok gelir doğrudan alacaklılara bırakıldı. Ancak bunun neticesi müspet oldu. Avrupa yatırımcıları Osmanlı İmparatorluğu’nun tamamen batmayacağını düşündü. Devlet yeniden daha düşük faizlerle borç bulabildi. Para piyasalarında emniyet bir miktar arttı. Hakimiyet cihetiyle bir taviz olsa da mali sistem muayyen ölçüde istikrar kazandı.

3.Bu devirde ziraatın desteklenmesi, Anadolu’daki halk üzerinde doğrudan müspet tesir yapmıştır. Çiftçilere verilen tohum yardımları, yeni tarım aletlerinin taşraya gönderilmesi, sulama işlerinin tanzimi ve boş arazilerin ekilmeye başlanması kayda değerdir.

4.Hicaz–Anadolu demiryollarının açılması, mahsullerin pazara daha kolay ulaşmasını temin etmiştir. Nakliye kolaylaştıkça mal bolluğu artmış, fiyatların yer yer düşmesi mümkün olmuştur. Bu sebeple bilhassa tahıl, sebze, meyve ve hayvan mahsullerinde pazarların önceki yıllara göre daha zengin olduğu görülür.

Şam Hamidiye Çarşısı
Şam Hamidiye Çarşısı

Tanzim satış

5.Emniyet ve asayişi güçlendirdi. Merkezî idareyi takviye etti. Eşkıyalıkla mücadele edildi. Jandarma teşkilatı geliştirildi. Taşrada devlet otoritesi artırıldı. Ticaret yapan insanlar için emniyet, ekonomik faaliyetleri destekleyen mühim bir unsurdu.

6.Şehirlerde belediye hizmetlerinin inkişafı ve pazar kontrollerinin sıkı tutulması, halkın asli ihtiyaçlara daha makul fiyatlarla ulaşmasını temin etmiştir. Fırınlar, sebze ve et halleri teftiş edilmiş; icabında tanzim satışına girişilerek fiyat artışlarına sık sık müdahale edilmiştir. Bu yüzden Sultan Hamid devri, bilhassa İstanbul ve büyük şehirlerde fiyat istikrarının temin edildiği bir devir olarak dikkat çeker.

Bilhassa ekmek ve kömür fiyatlarına icabında şehremaneti (belediye) müdahale etmiştir. Bir ara ekmek fiyatları artmış, Sultan Hamid hemen kendi parasıyla tanzim satış fırını kurarak fiyatları normale indirtmişti. Bazı muhalifler bunu merhamet ve şefkate değil, pahalılık olursa ihtilal çıkacağından korkmasına bağlasa da, birçok hatıratta bu yıllar “pazarların bolluğu”, “fiyatların uygunluğu” ve “devlet düzeninin sağlamlığı” ile anılmıştır.

7.Bunun yanı sıra, padişahın maarif, sıhhiye ve imar hizmetlerini yaygınlaştırması; yeni mektepler, hastaneler ve yollar açması, halkın gündelik hayatında düzenli bir iyileşme meydana getirmiştir. Devletin gelirleri sınırlı olsa da harcamaların yerli yerinde yapılması sayesinde amme hizmetlerinin maliyeti halka fazla yük olmadan yürütülmüştür. Ankara Valisi Abidin Paşa’nın şehre Elmadağı’ndan su getirmek üzere topladığı ianeleri halka iade ettirip, resmi tahsisattan artan kısmı Padişah karşılamıştır.

Kıymet bilen kim?

CHP’nin eski İstanbul milletvekillerinden maliye tarihçisi Ziya Karamürsel der ki: “Osmanlı İmparatorluğu’nun Sultan Hamid devrindeki mali tarihi, tamamıyla lehine olarak telakki edilebilir. Gerek mali politika gerekse bütçenin tertip ve tanzim sureti, gayet muntazam ve o zamanki Avrupa bütçeleri ile tam manasıyla uygun görülmektedir.” (Osmanlı Mali Tarihi, 1940)

Yılmaz Öztuna der ki: “Küçük ve orta memurların bazı yıllar iki ayda bir maaş alabildikleri bir devirde, buna rağmen sefalet yoktu. Refah ve bolluk hakimdi. Hayat fevkalade ucuz olduktan başka, ihtiyaçlar ve masraflar da mahduttu. Bugün bir altınla bir ailenin Türkiye’de geçinmesi mümkün değildir. Sultan Hamid devrinde mümkündü. Sultan Fatih devrinde ise İstanbul’da müreffehen geçinmesi kabildi.

İngiltere cihan devletine ait Hindistan, hatta İrlanda’da devir devir açlık, çok sık kıtlık olduğu halde, Türkiye’de böyle bir şey görülmedi ve açlıktan ölüm vakası tespit edilmedi. Üstelik korkunç bir hızla, dış borçlar ödeniyordu. Sultan Hamid, harb sebebiyle alınan ve iyi idare edilemeyen borç yükünü büyük bir maharetle yarıya indirtmiş ve tedricen ödemişti. Kendisi de borçtan kaçınmıştı.”

Sultan Hamid devrindeki siyasi problemler, buna bağlı olarak otoriter idare, devrin iyiliklerinin göze görünmesini engellemiştir. Maarif ve imara ağırlık vermek, nimetten sayılmamıştır. İttihatçı gazeteci Hüseyin Cahid Yalçın, Demokrat Parti devrinde hapse girdiği zaman, Adnan Menderes’in imarcılığını kastederek, Sultan Hamid devrini çok iyi bilen biri sıfatıyla şöyle demişti: “Yalnız imarla iktidarda kalınsaydı, Sultan Hamid, yüz yıl iktidarda kalırdı!”

Borç almaz, ama yardım eder

Yılmaz Öztuna anlatıyor: “Hakiki bir cihan imparatorluğunun ekonomisi ofarsiktir. Bu ise kendi kendine yeterlilik, daha açık bir ifadeyle bir devletin hiçbir ham ve mamul madde ithal etmeksizin hayatını en üst seviyede de olmak şartıyla devam ettirebilmesi ve bu şekilde müdafaa gücünü ayakta tutabilmesidir. Osmanlı İmparatorluğu hiç olmazsa XV-XVII. asırlarda bu vaziyette idi. Gerçi ihracat gibi ithalat da vardı, fakat hayati bir lüzumda değildi. Ticaret gayesiyle yapılıyordu.

Hiçbir devlete borçlu değildi ve dış borç almıyordu. Ama kendisi dış yardım yapıyordu. Kanuni Sultan Süleyman devrinde Fransa’ya yapılan dış yardımlar malumdur. Bu yardım nakden hem mal şeklinde yahut askeri yardım tarzında oluyordu. XVIII. asrın başlarında olduğu gibi sonlarında da İsveç’e (Rusya karşısında gücünü muhafaza edebilsin diye) büyük meblağda para yardımı yapılmıştı.

Beş asır önce toprak bugünkünden 6 defa daha az insanı besliyordu. Kanuni Sultan Süleyman devrinde bir kilo altını olan Türk, bugün bir Türk’ün bir kilo altınla satın alabileceği nesnelerin aşağı yukarı 10 mislini alabiliyordu.

Hayatın fevkalade ucuz olması ve ihtiyaçların bugüne nispetle pek basit bulunması dolayısıyla vasıfsız işçinin, rençber ve ırgatın vaziyeti aslında bugünki kadar kötü değildi.  Fatih Sultan Mehmed devrinde vasıfsız işçinin gündeliği bir akçe idi. Ama bununla ortalama geçinebilirdi.

Osmanlı Devleti’nde bugün modern devletlerin ideali olan dengeli bir cemiyet yapısı vardı. Orta sınıf mevcuttu. Zengin, orta halli ve fakir arasındaki fark makuldü. Mahallelerde beraber otururdu. Zenginin eli diğerlerinin üzerinde idi. Devlet ile ferdin zenginliği/fakirliği birbirine paraleldi.

Bolluk ve bereket, ucuzluk ve refah [ahlakî mazbutluk]1912’lere (Balkan Hezimeti’ne) kadar devam etmiştir. Pahalılık, fiyatların artışı, paranın değerini devamlı kaybetmesi, asli maddelerin kıtlığı, kalitenin düşmesi 1912’den bu yana olan bir vakıadır. Yüksek kalitede halis ve saf eşya, madde ve mamul, ucuzluk tarihe karışmıştır.

Bu fakirleşmenin sebebi altın ve gümüşün eski devirlerden bu yana satın alma gücünü yavaş fakat devamlı şekilde kaybetmesidir. Aynı değerde bir sebep tüketimin artması ve üretimin tüketime yetişmekte zorluk çekmesidir. Tüketim nispetinde artmayan bir üretimde malın altın gümüşe veya bu madenlerle eşit birimlere göre değer artışları olacağı muhakkaktır.

Sultan II. Abdülhamid’den sonra para piyasadan çekildi. Çünki hükümet kâğıt para ile muameleyi mecbur tuttu. Ama parite bozuldu. Piyasada 1 Osmanlı altını 8 kâğıt lira idi. Herkes elindeki kâğıt parayı altına çevirmeye ve altını mümkün mertebe saklamaya başladı.” (Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi. XI/400-401)

Ne öyle ne böyle

İmparatorluğun her yerinde halkın aynı refah seviyesinde olması elbette beklenmez. Ama neden herkes bu devri çok müreffeh olarak anlatıyor? Bunun birkaç sebebi vardır: Evvelinde harb ve mali kriz devrine göre daha uzun bir iç istikrar yaşandı. Büyük şehirlerde hayat kalitesi muayyen ölçüde yükseldi. Maarif müesseseleri, hastaneler, telgraf hatları ve demiryolları yaygınlaştı. Sonraki yıllarda yaşanan Balkan Harbleri, Cihan Harbi ve işgal devirlerinin çok daha yıkıcı olması, Sultan Abdülhamid devrinin geriye dönük olarak daha istikrarlı görünmesine yol açtı.

Netice itibariyle Sultan II. Abdülhamid’in muvaffakiyeti, ağır borç yükü ve harb sonrası kriz içindeki bir devleti tamamen refaha ulaştırmaktan ziyade, mali disiplini artırması, merkezî idareyi güçlendirmesi, ulaştırma ve maarif gibi sahalara yatırım yapması ve uzun sayılabilecek bir siyasi istikrar devri meydana getirmesiydi.

Bununla beraber Osmanlı ekonomisi bu devirde hâlâ dış borçlara bağımlıydı, sanayileşme sınırlıydı, para darlığı vardı. 1897 Yunan Harbi galibiyetle bitse bile maliyeyi çok sarstı, maaşlar zamanında ödenemez oldu. Gerçi o zaman memurlar cemiyette az olduğu için bunun tesiri düşük seviyede idi. 1893’te 20 milyonluk Osmanlı İmparatorluğu’nda memur sayısı 35-70 bin arasında idi. (Bugün 84 milyonluk Türkiye’de 5 milyona yakın memur vardır. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nda 400 kişiye bir memur düşerken, Türkiye’de 17 kişiye bir memur düşer.) Maaş yekunu 600 bin altın lira idi.

Üstelik bugünki gibi kâğıt para yoktu ki, enflasyonu düşünmeden dilediği zaman istediği kadar karşılıksız bassın da dağıtsın! Yine de bu maaş problemi, askerlerin başında bulunduğu bir kesimi hükümdara düşman etti. (1970’lerde en yüksek memur zammının müftülere yapıldığını duyunca, babannem, “Süleyman Demirel yanlış ediyor, en yüksek zammı subaylarla savcılara vermeli” demişti.)

Bu sebeple bu devri ne altın çağ ne de bir ekonomik çöküş olarak vasıflandırmak isabetlidir. En makul değerlendirme, ağır krizlerden sonra nispi bir istikrar ve kısmi toparlanma devri olduğudur. Tahtta kalsaydı ve buna bağlı olarak sonraki harb felaketleri yaşanmasıydı, her şeyin çok daha iyi olacağı söylenebilir.