Gelişmiş Arama İçin Tıklayınız!

OSMANLI CEMİYETİ NASIL DEJENERE OLDU?

1908'de başlayan yıkım sonunda, Türkiye’de madde olarak çok az şey kaldığı gibi, manevi olarak da pek çok değerin kaybedildiği aşikardır.
26 Ekim 2026 Pazartesi
26.10.2026

Osmanlılar hep üç kıtada at koşturan kahramanlar olarak tanınır ama, geri planda da muazzam bir ahlak nizamı ve medeniyeti meydana getirdiği pek nazara verilmez.

Bugün kimse, sokağa tüküren, birbirine ağza alınmayacak küfürler sarf eden, çalıp çırpan ve bununla övünen insanların, vaktiyle sandal tutup Kanlıca’da bülbül sesi dinlemeye giden, siftah etmeyen komşusunu kendisine tercih eden, estetik ve ahlakî meziyeti yüksek bir cemiyetin soyundan olduğuna inanamaz.

Evet, cemiyetler ilelebet aynı kalmaz. Ama bu kadar deforme ve dejenere olması düşündürücüdür.

Her kemalin bir zevali var

Tabiatla mücadele refleksi ve çevresine intibak kabiliyeti güçlü Türk cemiyeti, XIII. asır gibi buhranlı bir zamanda emsalsiz bir imparatorluğun temellerini atmıştı. Üç kıtaya yayılan bu imparatorluk sadece askerî güce dayanmıyordu. Arkasında muazzam bir medeniyet, kültür ve ahlakî seviye vardı. Bunu düşmanları bile itiraf etmektedir.

Her kemalin bir zevali olduğu gibi, XVII. asırdaki askeri muvaffakiyetsizlikler, gayet tabii sebeplere dayandığı halde, cemiyette bir travma meydana getirdi. Fütuhat asırlarının yorgunluğunu taşıyan cemiyet içine kapandı. Ticareti bile terk etti. Dinamizmini kaybederek pasifleşti. Elindekini inkişaf şöyle dursun, muhafaza edemeyecek hale geldi. Osmanlı ülkesinde bulunan Fransız yazar ve seyyah Henri Mathieu, 1857’de bastırdığı seyahatnamesinde cemiyeti teşebbüs kabiliyetini kaybetmiş yorgun bir şekilde tasvir eder.

Sultan II. Mahmud zamanında Osmanlı ülkesinde vazife yapmış İngiliz Amiral Slade, Türklerin gezmek, yeni şeyler görmek ve öğrenmek kabiliyetini kaybettiğini, bu sebeple pek çok meseleye hal tarzı bulamadıklarını söyler. Hükümdarın canını ortaya koyarak bir şeyler yapmaya çalıştığını, ama yardımcı bulamadığını kaydeder.

Bu aslında cemiyetteki büyük bir kırılmanın işaretidir. Osmanlı cemiyeti hala dünyaya örnek gösterilen dinî ve ahlakî faziletlerini muhafaza etmektedir. Dejenerasyon XX. asrın başlarının mahsulüdür. Evet ondan evvel de belki rüşvet alan, adam kayıran, fuhuş yapan vardı.  Ama yaygın değildi ve asla tabiî görülmüyordu. Tanzimat, devlet ricaline ettiği kadar halkın reflekslerine menfi tesir edememiştir.

Maddi ve manevi yıkıntı

Sultan Hamid’in hal’i bu kırılmanın bariz ilk halkasıdır. Balkan Harbi mağlubiyeti ve en mühimi 1918 felaketi Türk cemiyetinin çözülme sebebidir. Halife sultanın aşağılanması, tecrübeli devlet ricalinin yerine ayak takımının geçişi, dinin geri plana atılması, Türkçülük maskesiyle ötekilerin dışlanması ve hedef gösterilmesi, yolsuzluğun tabii hale getirilmesi, dejenerasyonun ilk göstergeleri idi. Ahlak, tarih boyu dinin eseri olmuştur; seküler ahlak diye bir şey yoktur. Din zayıflayınca, ahlak geriler; yerini şahıslara göre ahlakî tercihler doldurur. Bir XIX. asrın furyası olarak din rağbetten düşünce, Osmanlı cemiyeti de sarsıldı.

Denebilir ki, bugün Batı Avrupa cemiyetinde dinin rolü çok zayıf olduğu halde, neden ahlak kuvvetlidir? Bir kere burada cemiyetin teşekkülünde din büyük rol oynamıştır. Türkiye’den farklı olarak, sistem dinî mirası reddetmemiş, üstelik devlet ile halk arasında kopukluk yaşanmamıştır. Üstelik cemiyetteki adalete itimat hissi sarsılmamış, cezalar hep caydırıcı olmuştur.

Ahlak zaafının ikinci sebebi ekonomik ve sosyal sarsıntılardır. Balkan ve Cihan Harbi felaketleri, zengin toprakların ve işe yarar nüfusun kaybı sebebiyle, bir milleti tarihte emsaline az rastlanır derecede maddî ve manevî yıkıma sürükledi. Asırlardan beri kimseye muhtaç olmadan refah ve haysiyetiyle yaşayan köylü ve orta sınıf mahvoldu. Zenginler servetini kaybetti. Ortaya fırsatçılıkla semirmiş millî kültüre yabancı bir kitle çıktı.

Yılmaz Öztuna der ki: “1912'de [daha doğrusu 1908’de] başlayan yıkım sonunda Türkiye’de madde olarak çok az şey kaldığı gibi, manevî olarak da pek çok değerin kaybedildiği aşikardır.” Hüseyin Rahmi, Ömer Seyfeddin, Refik Halid, Yakub Kadri, roman ve hikayelerinde bu dejenerasyonu çokça dile getirir.

Memleketi kalkındırmak için kurulan modern mektepler, materyalizm imalathanelerine dönüştü. Millî değerlere uzak bir nesil yetiştirdi. Edmondo de Amicis, 1883'te der ki: “Yeni Türk eskisinin değerinde değildir. Bizim kumaşlarımızı, hazlarımızı, kusurlarımızı, kibrimizi almıştır. Ama şimdiye kadar ne duygularımıza ne de fikirlerimize sahip olmuştur. Asıl Osmanlı karakterindeki iyi olan şeyi kaybetmiştir. Frenkleri taklit eden, bütün millî ananeleri hor gören, tembel, kabiliyetsiz, itikatsız, açgözlü, küstah ve bozulmuş yaldızlı bir gençliktir.”

İşte bunlar, XX.asır başından itibaren Türkiye’ye hâkim olmuştur.  Böylece imparatorluk çökmüş, yerine kurulan devletçiklerde de sosyal dejenerasyon sürmüştür. Şeyhülislam Sabri Efendi der ki: “Cemiyeti baştakilerin dinsizliği, alttakilerin cahilliği yıktı.”

Mamafih 1918’de bütün dünyada bir cemiyet dejenerasyonu başlamıştır. Harbden kurtulan nesil, hayata ve değerlere boş vermiş, ahlakî kayıtsızlık meydana gelmiştir. İkinci ahlakî kırılma 1960’lardan sonrasına aittir. Üçüncüsü dijital çağ olan 2000’lerdedir.

Namusu olanlar…

Modernleşme ve sekülerleşme, ferdin kendi hayatını daha fazla kendi tercihleri istikametinde şekillendirmesine yol açar. Modernleşme programında, ananevî din ve ahlak değerleriyle modernleşmenin getirdiği yeni değerler nasıl telif edilir? “Namusu olanlar aç kalmaya mahrumdur” sözü işte bu devrin eseridir.

Bazıları garbın fenninin alınmasını, kültürel ve ahlakî değerlerin muhafazasını dile getiriyorlardı. Halbuki Avrupa fenni, kendi dinî ve kültürel temelleri üzerine bina edilmişti. Böylece daha sonra cumhuriyet devrinde de devam edecek olan modernleşme-anane, din-sekülerleşme mücadelesinin temelleri atılmıştır.

Garplılaşma şekilde kaldı. Hayranlık ve taklitten öte geçemedi. Onların demokrasi, insan hakları, liberalleşme gibi ahlakî bir zemin kurmaya elverişli hususiyetleri görmezden gelindi. Aşağılık kompleksi, cemiyeti hastalıklı hale getirdi.

Dert bir değil ki…

İnkılaplar (değişiklikler) sosyal düzeni altüst etti. Ahlakın kaynağı ve bekçisi olan din, cemiyetin her sahasından uzaklaştırıldı. Cemiyet ahlakının en güçlü dinamikleri olan medrese ve tekkeler ortadan kaldırıldı. Camiler ve din adamları itibarını kaybetti. Öte taraftan ırkçılık ve sair ideolojilerle zihinlerdeki safiyet silindi, kalbler katılaştı. Maarif müesseseleri materyalizme hizmeti sürdürdü.

XX. asrın ikinci yarısında sanayileşme, ziraatta makineleşme, iş ve okuma imkânlarının artması neticesi, milyonlarca insan köylerden şehirlere göç etti. Böylece ananevî sosyal kontrol mekanizmaları zayıfladı. Köy veya küçük kasabada fert, ailesi ve komşuları tarafından yakından tanınırken, büyük şehirde daha anonim bir hayat yaşamaya başladı. Mahalle baskısının azalması ferdi hürriyetleri artırırken, aynı zamanda ananevî davranış kaidelerinin bağlayıcılığı da azaldı.

Bu hal bilhassa genç kuşaklarda değer değişimini hızlandırdı. Aile telakkisi, evlilik, kadın-erkek münasebetleri, tüketim alışkanlıkları ve otorite tasavvuru değişmeye başladı. Şehirleşme ve ferdîleşme de insanların birbirleri üzerindeki sosyal kontrolünü azalttı. Kontrolsüz nüfus artışı, öte yandan mahalle ve esnaf teşkilatının yok oluşu da menfi rol oynadı.

Beyaz camın büyüsü

Ahlakî dejenerasyonun mühim bir sebebi de ekonomik bünyenin değişmesidir. Ananevi cemiyetlerde insanın sosyal itibarı büyük ölçüde ailesi, mesleği, karakteri ve cemiyete katkısıyla irtibatlandırılırken, modern tüketim cemiyetlerinde ekonomik güç ve tüketim kapasitesi giderek daha görünür bir statü alametine dönüşmüştür.

Böyle bir vasatta kanaatkârlık, tasarruf ve ölçülü yaşama gibi ananevî değerler baskı altında kalır. Bu hal, dinî hayata da tesir edebilir. Dindarlık yalnızca ibadetlerin yerine getirilmesiyle sınırlı kalır, fakat ekonomik ve sosyal davranışlarda dürüstlük, kul hakkı, adalet ve merhamet gibi değerler kafi miktarda görünmez hale gelebilir. Böylece bir paradoks ortaya çıkar. Bir insan dinî sembollere ve ibadetlere bağlı kalırken, günlük hayatında haksızlık, yolsuzluk, gösteriş veya kul hakkını ihlal edebilir. Bu dinin değil, din ile ahlak arasındaki irtibatın zayıflatılmasının bir neticesidir.

Kitle haberleşme vasıtaları ve popüler kültür, ahlakî dejenerasyonun başlıca amillerindendir. 1970’lerde televizyonun yaygınlaşması, ardından internet ve sosyal medyanın ortaya çıkması, cemiyetin değer dünyasını daha da hızlı değiştirmiştir. Eskiden ferdin hareketlerini şekillendiren esas çevre, aile, mektep, mahalle ve yakın sosyal muhit iken, bugün kişi dünyanın farklı yerlerinden gelen milyonlarca muhteva ile aynı anda karşılaşabilmektedir.

Bunun, farklı kültürleri tanımak, bilgiye kolay ulaşmak, farklı düşünceleri öğrenmek gibi faydaları yanında, devamlı ve kontrolsüz olunca bilhassa çocuklar ve gençlerde ciddi değer çatışmaları meydana getirmiştir. Görünür olmak, beğenilmek ve takipçi kazanmak, gerçek muvaffakiyetin önüne geçmiştir. Gösteriş, beden tasavvuru, aşırı tüketim, seksüalite ile devamlı oyun ve eğlence üzerine kurulu muhtevalar, bilhassa gençlerin beklentilerine tesir eder.

Herkes yapıyor…

Ahlakın ilk öğrenildiği yer büyük ölçüde ailedir. Çocuk dürüstlüğü, mesuliyeti, hürmeti, paylaşmayı, sabrı ve başkasının hakkını gözetmeyi evvela ailesinden öğrenir. Bütün tahribata rağmen, Osmanlılar temeli sağlam atmış olmalı ki, Türkiye’deki aile mefhumu mühim ölçüde varlığını muhafaza etmekle beraber, aile bünyesinde ciddi değişmeler yaşanmıştır.

Geniş aileden çekirdek aileye geçiş, şehirleşme, kadınların okuma ve çalışma hayatına entegre edilişi, çocukların doğumdan itibaren resmî ideolojisinin empoze edildiği ve ahlakî endişeden mahrum mekteplere kapatılması, ekonomik sebeplerle evlilik yaşının yükselmesi ve ferdileşme, aile münasebetlerinin şeklini altüst etmiştir. Aile içindeki otoriter hiyerarşi yok olmuş, aile bağları zayıflamış, kuşaklar arasındaki irtibat kopukluğu ve çocukların ebeveynleriyle daha az zaman geçirmesi ahlakî intikalin önünü kesmiştir.

Cemiyetteki ahlakî hareketlerle siyasî kültür arasında da yakın bir irtibat vardır. Bir cemiyette insanlar devlet müesseselerinin adil olduğuna, liyakatin esas alındığına ve hukuk kaidelerinin herkese eşit tatbik edildiğine inanıyorsa, amme ahlakının güçlenmesi daha kolaydır. Buna mukabil adaletsizlik, kayırmacılık ve cezasızlık tasavvuru yaygınlaştığında fertler de kaidelere karşı daha kayıtsız hâle gelir. “Nasıl olsa herkes yapıyor” fikri, ahlakı bozar. Çünki insan kendi yanlışını cemiyetteki başka yanlışlarla meşrulaştırmaya çalışır. Devletin mukaddes kılındığı otoriter rejimlerde, fert ile devlet arasında görülmez bir itimatsızlık ve düşmanlık teşekkül eder. Bu da ahlakı bozar.