Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
BERLİN’DE HÂKİMLER VAR

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Bir Alman köylüsünün, cesaretle imparatora söylediği bir söz, idarenin gayrı meşru tasarruflarına karşı adaletin tecellisine dair darbımesel olmuştur.

Prusya Kralı Büyük Friedrich, 1747’de Potsdam’daki meşhur Sans Souci (dertsiz) isimli sarayı yaptırırken, bir köylünün değirmenini satın almaya kalkışmış. Fiyatı ne kadar arttırdıysa, köylü razı olmamış. “Zorla alırım o halde” diyecek olmuş. Köylünün “Berlin’de hâkimler var!” sözü ile karşılaşmış. Geri adım atarak, kendisine yakışanı yapmış. Değirmeni muhafaza edip, sarayı bunun eteğine inşa ettirmiş.

Değirmeni Berlin’deki hâkimlerden ürkerek alamayan Friedrich, tarihte büyük sıfatıyla tanınırsa da, vicdansız ve insafsız bir hükümdar olarak tasvir edilir. Giriştiği bir sürü harblerle Almanya’nın yarı nüfusunu harcamış; memleketi harabeye çevirmişti. Adalet istikrarlı ve şümullü olmalıdır ki, şatafattan ibaret kalmasın.


Bu da bizden

İstanbul'da Salı Pazarı'nda Çifte Saraylar vardır. Şimdi Güzel Sanatlar Akademisidir. Eskiden Mebusan Meclisi idi. Sultan Abdülmecid zamanında yapıldı. İnşaat ilerlerken bazı ilaveler icab etti. Bitişikteki Hamamcı Mustafa Ağa'nın evi değerinden pek yüksek bir fiyatla satın alınmak istendi. Fakat Mustafa Ağa “Zevcem razı değildir” dedi ve ayak diredi.

Ne yaptılar? Evi adamın başına mı geçirdiler? Hapse mi attılar? Sürgüne mi yolladılar? Hayır, sözünü kabul ettiler; ilave binayı başka yere yaptılar. Bu hikâyede “Berlin'de hakimler var!” gibi şatafatlı bir söze rastlanmıyor. Adam mahkemeye müracaat etmek mecburiyetinde de bırakılmadı. Hakkı derhal teslim edildi. Padişahla komşu oldu.

Bir başka istimlâk hikâyesi

Sultan Yıldırım Bayezid, Niğbolu ganimetleri ile Bursa’da Ulu Câmi’yi yaptırmak istedi. Münasip görülen yerdeki mülkler satın alındı. Fakat ihtiyar bir kadıncağız, evini satmak istemedi. Bedel arttırıldığı halde razı olmadı. Padişah ayağına kadar gittiği halde kabul etmedi.

O gece kadıncağız rüyasında mahşeri kurulmuş gördü. Herkes Cennet’e doğru giderken, ihtiyar kadın yürüyemedi, Arasat’ta kalakaldı. Feryada başlayıp zebanilere hâlini arzedince, gaipten bir ses işitildi. “Eğer Cennet'e gitmek istersen, inat etme!” Hemen uyandı.

Ertesi sabah erkenden gidip başına gelenleri anlattı ve evini bağışlamak istediğini söyledi. “Hayır” dediler ve bedeliyle aldılar. Padişaha haber verilince sevindi. Ama sırf rızasıyla vermiş saymadığı için, “Evin olduğu yeri şadırvan yapın, namaz kılınan yer olmasın!” buyurdu.

Kanuna şikâyet ederiz!

Belgrad seferinden dönerken bir köylü yolda padişahı bekleyip, askerin ekinlerini çiğnediklerinden yakındı. Kanunî Sultan Süleyman, “E ne yaparsın yani?” diye latife edecek oldu. Köylü; “Kanuna şikâyet ederim!” deyince, padişah bu cevaba sevinmişti.

Kanunî ünvanı zaten kanun yapıcılığından değil, hukuka titizlikle riayetinden dolayı takılmıştır. Yoksa kanun yapan tek padişah kendisi değildir. Padişahlar bile, hukukun önünde boyun eğmişlerdir. “Adalet mülkün temelidir” sözü, sanki Osmanlı Devleti’nde tecessüm etmişti. Adalet hissinin zayıflaması da, devletin sonunu getirdi.


BİR KADİR MISIROĞLU VARDI…

“Ben bir cihan imparatorluğunun vârisiyim. Daima Osmanlı kaldım ve onun müdafiiyim. Fesi de başımda buna dair bir tabela makamında taşıyorum”.

Mazinin canlı şahitleri birer birer aramızdan çekiliyor. Eskiyi anlatacak zâtlar giderek azalıyor. Bunlardan birisi de merhum Kadir Mısıroğlu Bey idi. Hayatını, Ehl-i sünnet hizmetine ve yolun en şanlı müdafii olan Osmanlılara vakfetmişti.

Osmanoğulları’nın Dramı adlı eseri gözyaşlarıyla okundu. O zamanlar henüz vatana girmelerine müsaade edilmeyen Osmanlı hanedanı aza ve mensuplarıyla görüşerek, onların acıklı hatıralarını naklederek benzersiz bir haksızlığa dikkat çekiyordu. Bu kitabı çok ses getirmiş; mükâfat almıştı.

Kendisi evvelemirde Ehl-i sünnetin samimi sâliki ve müdafii idi. Mustafa Sabri Efendi’nin Dinî Müceddidler kitabı ile Mevkıf’ın Türkçe tercümesini neşretmesi bunun delilidir. Hubb-i fillah ve buğd-i fillah onun şiarıydı. Sevenler bunlar için sevdi; sevmeyenler bunlar için sevmedi/sevemedi. Tarihçiliği -bence- sonra gelir.

“Kanuni devrinde yaşasaydık cihad sevabı almak için 6 ay at sırtında gidip harb etmemiz gerekirdi. Bugün sadece mahallende veya evinde birine namaz kılmayı öğretsen; Kur’an okumayı öğretsen, cihad sevabı alırsın. ‘Büyük İşler’ peşinde koşarken, aslolanı, ‘Küçük İşler’i ihmal etmeyin!” sözü, onun hayat telakkisinin özünü teşkil eder.

Emsali çok kişide göremediğimiz Türkçe ve İslâm harfleri hassasiyetine sahipti. Uydurukça kelime asla kullanmamak; gençleri de bundan siyanet için uğraşmak; sistemin empoze ettiği dejenere kültüre karşı çıkmak şiarı idi. 

Üslûbu malumdu. Heyecanlı konuşurdu; tesirli olması için mübalağalı söylerdi. Bazı sözleri de yanlış anlaşılırdı. Onu doğru bildiğinden ayırmak neredeyse imkânsızdı; bildiğinden şaşmaz, inandığından taviz vermezdi. “İnsanları memnun etmek için konuşsam, günde 40 defa fırıldak gibi dönmem gerekir. Korkaklıktan dolayı ödenen bedel, aşırı cesaretten dolayı ödenenden kat be kat fazladır” derdi.

Kafa karıştırmayı severdi. Bu sebeple bazen ifrata gittiği olurdu. Bilhassa son zamanlarda hiç yeri yokken Salahaddin Eyyûbî ve Emir Timur hakkında çıkışı, Marks, Stalin, Shakespeare üzerine beyanları çoklarını şaşkınlığa uğrattı. Âkif’e dair ifşaatı yüzünden 50 senelik arkadaşı selâmı sabahı kesti.

Kimse kimseyi sevmek, her fikrine iştirak etmek mecburiyetinde değildir. Ama samimiyet ve müktesebatına saygı göstermek mecburiyetindesiniz. Maalesef Şarkta insanlar her şeyi siyah veya beyaz görme temayülündedirler. Muhalifleri, delile istinaden itiraz edeceklerine, hakareti tercih ettiler. Hazine-i fikriyesi boş olanların, bilgisi ve söyleyecek sözü bulunmayanların, belden aşağı vurmaktan, hakaret ederek kendilerini küçük düşürmekten başka ellerinden bir şey gelmez. 

Vefatına kadar heyecan ve gayretinden hiçbir şey eksilmedi. Ömrünün sonuna doğru insaf süzgecinden geçmiş birer İslâm Tarihi ve Osmanlı Tarihi kaleme aldı. Son görüşmelerimizin birinde o kadar müjdeli hayalleri vardı ki, “Aman efendim siz ne kadar nikbinsiniz; ben istikbalden o kadar ümitvar olamıyorum” dedim de, “Gençlerde havf (korku), ihtiyarlarda recâ (ümit) galiptir. Ondan olsa gerek” diye cevap vermişti.

Mesaisi, hep gençleri irşad ve tevcih üzerine idi. Çevresinde hukuk, tarih ve ilahiyatta okuyan gençleri kariyerleri çerçevesinde yardımcı olmam için bana gönderirdi. Cenazesindeki kalabalığın da ekserinin genç olduğu görüldü. Allah rahmetiyle muamele etsin.


 Önceki Yazılar
20.05.2019 - “HALANIZ OLAN HURMAYA HÜRMET EDİNİZ!”

06.05.2019 - BAHAR GELDİ NİHAYET: HIDIRELLEZ

29.04.2019 - CEZAYİR KARŞILAMASI - Fransız sömürgesinden Sovyet peykine

22.04.2019 - "BEN VÂLİYİM, EŞKIYA DEĞİL!" - OSMANLILAR, ERMENİ MESELESİ İLE NASIL YÜZLEŞTİ?

15.04.2019 - SULTAN ABDÜLHAMİD’İN HAŞARI ŞEHZÂDESİ ABDÜLKÂDİR EFENDİ

08.04.2019 - MİLYONLARIN KÂTİLİ İSPANYOL

25.03.2019 - ÇANAKKALE HARBİ EFSANELERİ

18.03.2019 - CEPHEDE ŞEHZÂDELER

11.03.2019 - ESKİDEN BEYOĞLU’NA ÇIKANA KIZ VERİLMEZDİ

04.03.2019 - OSMANLI HÂNEDANININ İTİBARI

Diğer makaleler için tıklayınız...