GÜÇLÜ DÜŞMANLA HARB ETME LÜKSÜ
Harb İslâmiyette hiçbir zaman başlı başına bir fazilet, bir gösteri yahut bir cesaret müsabakası olarak görülmemiştir. Bir zaruret hâlidir; mecburiyettir. Güçlü düşmanla harb edilip edilmeyeceği meselesi askerî veya siyasî değil, doğrudan ahlâkî ve dinî bir meseledir. Tarih, bu soruya yanlış cevap verenlerin uğradığı felaketlerle doludur.
Yersiz özgüvenin bedeli
Tarihte nice devlet ve topluluk, gücünü yanlış ölçmüş, niyetini kudret zannetmiş ve bunun bedelini ağır ödemiştir. Abes itimad-ı nefs, yani yersiz özgüven, çoğu zaman imanın değil, hesapsızlığın mahsulüdür.
Mesela Haçlı Seferleri’nin son safhalarında Memlûkler karşısında defalarca mağlup olan Haçlı orduları, “mukaddes dava” sloganıyla asker toplasalar da lojistik, coğrafya ve mahalli güç dengelerini dikkate almadıkları için ağır kayıplar vermişlerdir.
Aynı şekilde, 1683 II. Viyana Kuşatması’nda Osmanlıların karşı karşıya kaldığı bozgun, sadece askerî bir mağlubiyet değil; siyasi ve stratejik bir ölçüsüzlüğün neticesidir. Ordu güçlüdür ama Avrupa dengeleri artık farklıdır. Müttefikler, ikmal hatları ve zamanlama hesaba katılmamıştır. Sonbaharda sahra toplarıyla Avrupa’nın en güçlü şehrini muhasaraya çıkmak, asırların üstünlüğü ile beslenmiş naif bir gururun eseridir.
Daha yakın tarihte, ideolojik sarhoşlukla girilen pek çok harbin, Müslüman coğrafyalarda nasıl yıkımlar doğurduğu ortadadır. Güçlü düşmana karşı “iman yeter” düşüncesiyle yapılan hesaplar, çoğu zaman imanı da insanı da ziyan etmiştir.
Harb ve Ölçü
Evet icap ettiğinde dini korumak vecibedir, bu yolda hayatını kaybeden en yüksek dereceye erişir. Ama Kur’an-ı Kerîm’de harp, medhedilen bir iş değildir. Aksine, zaruri hâller dışında kaçınılması lazım gelen bir hal olarak çerçevelenir. “Sulh hayırlıdır” ayeti (Nisa suresi, 128) bunun delilidir. “Güçünüz yettiği kadar düşmana hazırlık yapın” emri (Enfal suresi, 60), sadece silahlanmayı değil; aklı, tedbiri, zamanı ve zemini de şamildir.
Zaferin üç şartı vardır, zaman, mekân ve imkân. Zamanlamayı iyi yaparsa, lokasyonu (zemini) iyi seçerse ve imkân da iyiyse, zafer muhakkaktır. “Allah’ın askerleri muhakkak galiplerdir” mealindeki ayet-i kerime (Saffat suresi, 173), harbin meşru, levazımın kâfi ve itaatin de tam olduğu şartlar içindir. Tarihte böyle harbler inayet-i rabbaniye ile hep kazanılmıştır.
İslâm fıkhında harp kararı, kuvvet dengesi, cemiyetin maslahatı, neticelerin ağırlığı hesaba katılmadan alınmaz. Bu yüzden “güçlü düşmanla harbetmek” meselesi, şartlara bakar. Haklı olmak yetmez. Çok zaman akıllı hükümetler güçlü bile olsalar, harbin getireceği dramatik neticeleri, maddi ve manevi külfeti düşünürler. Mümkün mertebe harbden kaçınırlar. Zira harb, galibiyetle beraber bile yıkım getirir. Bir de hezimet olursa, hükümetlerin düşmesi, tahtların devrilmesi, kellelerin gitmesi işten bile değildir.

Temkin ahlâkı
Peygamber aleyhisselamın hayatı, meselenin en açık misalidir. Mekke devrinde Müslümanlar işkenceye uğramış, mallarını kaybetmiş, can emniyetleri kalmamıştı. Buna rağmen silahlı mukavemete izin verilmedi, intikam çağrısı yapılmadı, sabır tavsiye edildi.
Bu sabır bir korkaklık değil, stratejik bir ahlâktır. Çünkü Mekke’de harbetmek, sayıca imkânsızdı. Sosyal bünyeyi tamamen yok edebilir ve davayı bitirebilirdi. Bu devir, İslâm tarihinin en öğretici safhalarından biridir. Haklı olmak, güçlü olmak demek değildir. Bu devirde Peygamber bir Müslüman cemiyet teşkiline çalışmıştır.
Hazret-i Peygamber, Müslümanlara zulmeden, ibadetlerini yapmalarına mâni olan güçlü düşmana karşı, silahlı mukavemet yerine, insan haklarına riayet ettiği bilinen Hristiyan bir kralın hüküm sürdüğü Habeşistan’a hicret emri vermiştir. Sonra Medinelilerin Müslüman olup davet etmesi üzerine kalan müminler Medine’ye hicret etmiş, en son kendisi vatanını terk etmiştir.
Hudeybiye Sulhu, İslâm tarihinde belki de en çok yanlış anlaşılan hadisedir. Sahabenin bir kısmı bile bu antlaşmayı “zillet” gibi görerek içten içe rahatsız olmuştur. Halbuki Hudeybiye, askerî bir geri adım, siyasi bir kazanç, stratejik bir zaferdir.
Zafer ahlâkı
Resulullah, o gün harb edebilirdi. Eshabı buna hazırdı. Allah isterse meleklerle ona yardım ederdi. Fakat Mekke henüz alınabilir değildi. Kan dökülmesi kaçınılmazdı. Netice de belirsizdi. O her şeyi sebepler dairesinde yapardı. Peygamberin her işi ümmetine numunedir. Kur’an-ı kerimde onun için, “üsve-i hasene” yani en güzel örnek ifadesi kullanılır.
Hac niyetiyle Medine’den yola çıkan müminler Mekkeliler tarafından men edildi. Hudeybiye’de yapılan anlaşmaya göre, hac yapmadan Medine’ye geri döndüler. Ayrıca Mekke’den Medine’ye sığınmak isteyen müminler kabul edilmeyecek, ancak Medine’den Mekke’ye sığınanlar kabul edilecekti. Bu çok acıydı.
Antlaşma yapıldı. Kısa zaman sonra İslâm, bir sulh vasatında kolayca yayıldı. Mekke yalnızlaştı. Ama Medine’ye gelemeyen yeni müminler, ayrı bir yerde toplanıp Mekke’yi tazyik edince, Mekkeliler ayağa düşüp anlaşmanın feshini istediler. Fetih neredeyse kansız tahakkuk etti. Bu, tarihte nadir görülen bir derstir. Harb edilmeden kazanılan zafer, harb ederek kazanılandan daha büyüktür.
Mekke’nin fethi ise başka bir ölçüyü gösterir. Bu defa Müslümanlar güçlüdür. Düşman zayıflamıştır. Şartlar olgunlaşmıştır. Fetih tahakkuk etmiş ama, intikam alınmamış, umumi af ilan edilmiş, kan dökülmemiştir. Demek ki mesele sadece “güçlü müyüz, zayıf mıyız?” değildir. Asıl mesele, gücün ne zaman ve nasıl kullanılacağıdır.

Tarihten çıkan ders
Tarih şunu açıkça söyler, yersiz özgüven felaket getirir. Hamasi ifadeler, hakiki gücü artırmaz. İman, aklı devre dışı bırakmaz. Harbetmek bazen caizdir ama her zaman hikmetli değildir. Sulh, çoğu zaman davaya fayda eder.
İslâm’ın harp telakkisi, cesaretle temkini, imanla aklı birlikte düşünür. Güçlü düşmanla harb; ancak, neticeleri hesaplanmışsa, cemiyetin varlığı tehlikeye atılmıyorsa, daha büyük bir yıkıma yol açmıyorsa meşru bir zemine oturur. Aksi halde bu, cesaret değil; mesuliyetsizliktir.
“Yaşamak istiyorsak, nefse itimat hasletini kendimizde tesis edelim. Milli gayemizi kan ve ateş içmekte tereddüt etmeyeceğimiz bir kuvvetli iman haline getirelim” iddiasına karşı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi der ki: “Son devirlerde böyle kanlı ve ateşli itimad-ı nefis derslerini pek fazla aldık. Başımızı ne büyük belalara çarptığımızı gördük. Nefse güvenmek böyle delice hareketlere de müsait olur. Nefse itimat yerine, Allaha tevekkül düsturu nazar-ı itibare alınsa idi, o hareketlerden, makul ve meşru olan ince noktalardan hiçbiri ihmal edilmezdi. Çünki Allaha tevekkül etmek için, ahkam-ı ilahiyeye uymak lazımdır. Bu da bütün ince noktalara ehemmiyet verdirir. İslamiyet hem çalışmayı hem de tevekkülü birlikte emretmektedir.” (Dinî Müceddidler, 107)
Hazreti Peygamber’in yolu, en zor zamanlarda bile metanet (soğukkanlılık) yoludur. Mekke’de sabır, Hudeybiye’de temkin, Mekke’nin fethinde ise merhamet öne çıkmıştır. Her harb kazanılmaz; ama temkin kaybettirmez. Atalarımız, “Tedbirde hata olmaz” demiştir.
Moğollar Anadolu’yu istila ettiğinde, Mevlânâ gibi alimler, halka sükûnet tavsiye ettiler. Cahiller bunları işbirlikçilikle itham etti. Ama neticede Moğollar çekildi, hatta Müslüman olup Türklük içinde eridi, memleket az zayiatla kurtuldu.
Sultan Hamid, dünyanın halini ve devletin gücünü hakkıyla bildiği için, harbden kaçındı ve ufak tavizlerle 30 sene vatanın tamamiyetini muhafazaya çalıştı. Bu devirde mektepler, hastaneler, fabrikalar, demiryolları yaptırarak, memleketi ve milleti ihya etti. Bir cihan harbinin kopacağını evvelden kestirmiş, bu harbden kaçınıp harbe giren devletler enerjisini tüketirken memleketi daha da güçlendirerek devleti eski gücüne döndürme niyetinde olmuştur.
Onu korkaklık, hatta hainlikle itham edenler, bu tavizlerin milyon mislini milyonlarca insanın kanını da katarak kaybettiler de içleri bile sızlamadı. Bir imparatorluk, hamaset peşinde bozuk para gibi harcanmıştır. Halbuki cihan harbinde Almanya’nın karşısındakiler denizlere hâkim ve sayısız askere sahip olmakla mutlak güçlü idiler. Tarih, akıl ve mantığı haklı çıkarmıştır.
Kur’an-ı kerim ne diyor?
Meseleye dair Kur’an-ı kerimde doğrudan ve dolaylı çok güçlü referanslar vardır. Üstelik bu referanslar, hamaset değil temkin çizgiyle birebir örtüşür. Âyetler, slogan gibi değil, siyak-sibakı (konsepti) içinde ele alınınca meseleyi hakkıyla ışık tutar.
1. Güç yetirme şartı, harbin ön şartıdır. “Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.” (Bakara Suresi, 286) Bu ayet sadece ferdî ibadetle alakalı değil, harb gibi sosyal ve politik mükellefiyetlerin de temel ölçüsüdür. Müfessirler, bu kaidenin, harb gibi mesuliyet gerektiren herşey için cari olduğunu söyler. Gücü aşan bir harbe girişmek, bu ayetin ruhuna aykırıdır.
2. Tedbir emri, kör cesareti değildir. “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve harb atları hazırlayın!” (Enfal Suresi, 60) Bu ayet çoğu zaman sadece silahlanma gibi okunur. Halbuki tefsirlerde “kuvvet”, askerî hazırlık, ekonomik güç, istihbarat, moral, siyasî denge olarak tefsir edilir. Hazırlıksız harbetmek, bu emre muhalefettir. “İmanımız var” demek, “hazırlığa gerek yok” demek değildir. Allah dilerse bulutsuz yağmur yağdırır, ama âdeti değildir. Tarihte aklı başında Müslümanlar, harb için lazım gelen bütün tedbirleri almış; ama zaferi yalnız ilahi yardımdan bilmişlerdir. Çünki O’nun dilemediği hiçbir şey olmaz, inancındadırlar.
3. Sayı ve güç dengesine dikkat lazımdır. Evvela “Eğer sizden sabırlı yirmi kişi olursa, iki yüz kişiye galip gelir” mealindeki ayet, ardından hemen, “Şimdi Allah yükünüzü hafifletti. Eğer sizden sabırlı yüz kişi olursa, iki yüz kişiye galip gelir.” mealindeki ayet geldi (Enfal Suresi, 65–66) Bu ayetlerin verdiği mesaj çok kritiktir. Çünkü Allah nispeti düşürerek insan gücünün sınırını beyan eder. İlâhî hitap, gerçekçi bir denge kurmaktadır. Bu, “ne olursa olsun saldır” değil; “kapasiteyi dikkate al” demektir.
4. Sulha meyletmelidir. “Eğer onlar sulha meylederlerse, sen de meylet ve Allah’a tevekkül et!” (Enfal Suresi, 61) Bu ayet Hudeybiye’nin, temkin siyasetinin, muharebeden şuurlu kaçınmanın Kur’anî temelidir. Sulh imkânı varken harbi seçmek, üstün bir dindarlık değil, ayete muhalefet olabilir.
5. Kendini tehlikeye atmamalıdır. “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (Bakara Suresi, 195) Klasik fıkıhta bu ayet neticesi belli olan harblere girmenin, cemiyeti helâke sürükleyecek hamlelerin yasaklığına delil olarak alınmıştır. Güçlü düşman karşısında hesapsız harbe girişmek, bu ayetteki yasağın şümulüne girer.
6. Şimdi her yer Mekke gibidir. “Ellerinizi harbden çekin, namazı kılın!” (Nisa Suresi, 77) Bu ayet, Mekke’de harb izni verilmemesinin ilâhî sebebini gösterir. Zulüm varken bile harb emri gelmemiştir. Demek ki zulüm, tek başına harp için kâfi sebep değildir.
7. Harb son çaredir. “Kendilerine harb açılanlara, zulme uğratıldıkları için izin verildi.” (Hac Suresi, 39) Dikkat edilirse “emredildi” değil, “izin verildi” tabiri kullanılmıştır. Harp bir zaruret hâlinde ruhsattır, ideal değildir. Çünki harb, ne olursa olsun haklının değil, esas itibariyle güçlünün galip geldiği bir sistemdir.
Asr-ı saadet 23 senedir. Bunun 13 senesi Mekke, 10 senesi Medine’dir. Cihadı emreden ayetler ise İslam devletinin kurulduğu Medine'de nazil olmuştur.
Fetava-yı Hindiyye’de diyor ki “Zamanımızda sayıya değil, güce itibar olunur. Silahları yok ise, silahlı olan düşmandan kaçmaları caiz olur. Düşmanın silah ateşi ile hedef aldığı yerden kaçmak caizdir. Her kim mancınıktan veya ok yağmurundan firar ederse, beis yoktur.” (II/193)
Dağlık ve müdafaaya elverişli bir coğrafyada, halkın çoğunu arkasına alan, merkezi bir otorite kuran ve muntazam birliklerden bir orduya sahip Şeyh Şamil bile davasında haklı olduğu halde, zamanın en büyük güçlerinden birinin karşısında dayanamadı. Mukavemetsiz fetihlerinde entegrasyoncu davranan Ruslar, mukavemet yüzünden halka çok daha acımasız davrandılar. Katliam ve tehcirlerle Kafkasya’daki Müslüman varlığı eridi. Türkistan yolunu açtı.
Nice devletler bile güçlü düşman karşısında hezimete uğrarken, derme çatma milisler ne yapabilir? Bunlar destek ümidiyle, devletler arası görünmez mücadelenin birer piyonu olmaya mahkumdurlar.

Korkaklık mı? Hikmet mi?
Görülüyor ki harb çığırtkanlarının en çok istismar ettiği Kur’an’dan çıkan çerçeve şudur: Güç yetmiyorsa harb farz olmaz, hatta mahzurlu olabilir. Tedbir, iman eksikliği değil, iman gereğidir. Sulh mümkünse harb tercih edilmez. Cemiyeti felakete sürükleyecek hamleler yasaktır. Resulullah’ın Mekke ve Hudeybiye pratiği, bu ayetlerin yaşanmış tefsiridir. Temkin, korkaklık değil, Kur’anî hikmettir.
Peki buna rağmen İslam aleminde insanları güçlü düşmanla ve zalimlerle muharebeye çağıran ve onları mutlak helake sevkedenler hakkında ne denir? Burada mesele din bilgisi eksikliği değil, zihniyet farkıdır. Kur’an’ın emirleri ortadayken, Peygamber’in sîreti ortadayken, buna rağmen insanları güçlü düşmanla ve zalimlerle hesapsız harbe çağıran kitleleri serinkanlı olarak tahlil etmek lazımdır.
1. Metanet yerine hislerle hareket eden dindarlık hissine sahiplerdir. Bu çağrıların büyük kısmı ilmî bir Kur’an okumasından değil, öfke, utanç, aşağılanmışlık ve intikam duygusundan beslenir. Âyetler siyak ve sibakından (konseptinden, bağlamından) koparılır. Mekke devri, şuurlu olarak görmezden gelinir. Hudeybiye, zayıflık gibi sunulur. Sabır, pasiflik diye küçümsenir. Halbuki bu, dinî bir tavır değil; travmatik bir reaksiyondur. Kur’an’dan çok öfkeye yaslanan bir ifade, eninde sonunda aklı susturur.
2. Harbi ahlâkî bir prensip değil, kimlik vasıtası olarak görürler. Bu gruplar için harb, bir son çare değil, bir kimlik göstergesidir. “Biz harbediyoruz, demek ki haklıyız” mantığı hâkimdir. Bu çok tehlikelidir. Çünki, harp vasıta olmaktan çıkar, gaye hâline gelir. Ve her bedel meşru sayılmaya başlanır. İslâmiyette ise harp, haklılığın ispatı değil, zaruretin neticesidir. Bu çizgi kaybolduğunda, geriye sadece hamaset kalır.
3. Güç hesabını kadercilikle iptal ederler. En yaygın müdafaa şudur: “Zafer Allah’tandır, güç hesabı iman zayıflığıdır.” Bu ifade, Kur’an’a açıkça aykırıdır. Çünkü Kur’an: Hazırlığı emreder, sayı dengesini dikkate alır, neticesi belli felaketleri yasaklar. Ama bu kitleler, tedbiri “dünyevîlik”, hesabı “iman zaafı” gibi takdim eder. Bu, tevekkül değil; kaderciliktir. Tarihte cebrî kadercilik, en çok zayıfları mezara göndermiştir.
4. Zulmü gerekçe yapıp neticeyi yok sayarlar. “Zalim var, o halde harbetmek farzdır” cümlesi ilk bakışta güçlüdür. Ama eksiktir. Çünkü İslâmiyet, zulmü gerekçe sayar, ama neticeyi yok saymaz. Eğer harb, zulmü bitirmeyecek, daha büyük bir yıkım getirecek, masumları felakete sürükleyecekse bu ahlâken de dinen de problemlidir. Resulullah Mekke’de iken zulüm yok muydu? Vardı. Güçlü düşman yok muydu? Vardı. Buna rağmen harbetmedi. Bu örnek yok sayılıyorsa, mesele bilgi değil, niyettir.
5. Liderlik ve mesuliyeti mühimsemezler. Bu çağrıları yapanların çoğu, bedeli kendisi ödemeyen, ölümü başkalarına teklif eden, felaket sonrası ortadan kaybolan figürlerdir. İslâm ahlâkında ise bir cemiyeti felakete sürükleyen çağrı, niyeti ne olursa olsun mesuliyet doğurur. “Ben sadece çağırdım” demek ne fıkhen ne ahlâken kurtarıcıdır.
Cihad, şahısların veya kendisini salahiyetli ilan eden grupların kararı değildir. Şer’î bir sisteme istinat eder. Bu karar, neticelerinden kaçamayacak bir otorite ister. Cihadı şer’î devlet ilan eder, halife veya onun yerine kaim meşru devlet reisi ve ordusu yapar. Hesap vermeyen, bedel ödemeyen, mağlubiyette ortadan kaybolan kişilerin çağrıları, dinen batıldır. Çünkü İslâmiyette salahiyet, mesuliyeti icap ettirir. Mesuliyet yoksa, çağrı da yok hükmündedir.
Bu zihniyetin en karanlık tarafı şudur ki, çağrıyı yapan ölmez, ama bedeli sıradan insanlar öder. İslâm ahlâkında ise ölümü başkasına teklif eden, kendini temize çıkaramaz. Bu çağrılar bu yüzden kahramanlık değil, ahlâkî zaaf ortaya çıkarır.
Kaybeden kim?
Bu tür çağrıların sonunda, zalimler umumiyetle güçlenir, devletler yıkılır, cemiyetler dağılır, en çok da sıradan Müslümanlar zarar görür. Tarih bize şunu acı biçimde göstermiştir: Hesapsız cihad çağrıları, zalimi değil; zayıf Müslümanı tüketmiştir.
Bugün güçlü düşmanla hesapsız harbe çağıran kitleler, Kur’an’ın tamamını değil, işlerine gelen ayetleri okur. Siret-i nebevinin tamamını değil, sadece harb sahnelerini anlatır. Bu tavır, cesaret değil, iman değil, fedakârlık değil; mesuliyetten kaçan bir hamasettir. Ve en acısı şudur ki, bu tavır, İslâmiyetin temkinli, merhametli ve akıllı yüzünü dünyadan gizler. Din düşmanlarının eline koz verir.
Eğer işin neticesi felâketse, masumlar bilerek feda ediliyorsa, meşru otorite yoksa, harb kimlik hâline getirilmişse, bu noktada yapılan şey cihad değil, mesuliyetsiz kan çağrısıdır.
Gençleri heyecana getirmek için yazılmış roman ve hikayelerin, çekilmiş dizi ve filmlerin tamamında iyi insanlar zalimlerle mücadele eder ve sonunda bir şekilde zalimler cezasını bulur. Halbuki gerçek hayatta çok zaman böyle olmuyor. Akıllı insan yolda yürürken, uyuyan köpeği tekmeleyip uyandırmaz; kenardan yürüyerek yoluna devam eder.
Harb çığırtkanlığı
Peki modern dünyada bu zihniyet nasıl meydana getiriliyor? Bu çağrılar nereden çıkıyor?
1. Sömürge travması ve aşağılanmışlık hissi: Modern İslâm dünyası uzun bir mağlubiyet, işgal, parçalanma tarihi yaşadı. Bu tarih sağlam bir muhasebe yerine, öfke birikimi imal etti. Harb çağrıları çoğu zaman ilmî değil, psikolojik bir reaksiyonun mahsulüdür. “Bir şey yapalım da ne olursa olsun” hissi hâkimdir.
2. Seçilmiş ayetlerle kurulan dar din tasavvuru: Bu hareketler Mekke ayetlerini anlatmaz, sabır ve temkini geçiştirir, Hudeybiye’yi “taktik hata” gibi sunar. Sadece harb ayetlerini, kopuk bağlamlarla öne çıkarır. Bu ise, Kur’an’ı bütün olarak okumak değil; parçalayarak kullanmaktır.
3. Modern propaganda ve sosyal medya tesiri: Bugün harp çağrıları kısa videolar, sloganlar, hissi montajlar üzerinden yayılır. Bu dil düşünmeye izin vermez, hesabı hıyanet sayar, temkini korkaklık diye yaftalar. Böylece akıl susturulur, öfke takdis edilir.
Kur’an’a rağmen, sünnete rağmen, tarihe rağmen hesapsız harbe davet, ne cesarettir, ne fedakârlıktır, ne de imandır. Bu, acının içinden imal edilmiş bir hamaset dilidir. İslâm’ın asıl mirası şudur ki, temkin korkaklık değil, hikmettir.
Şimdiki asırda halk bölünmüştür. Şehirler müdafaasızdır. Siyasi müttefik yoktur. Muharipler, çoğu zaman disiplinsiz dağınık gruplardır. Eskilerin gayesi intikam değil, müdafaa idi, sivil hedeflere taarruz yoktu. Şimdi ise sivil kayıplar yüksektir. Bu da mücadelenin meşruluğunu gölgeler. Fıkıhta zulüm otomatik olarak harbi farz kılmaz. Farz, imkânsızlıkla düşer. Her mücadele de silahlı olmaz. Sabır, hicret, siyaset, diplomasi, kültürel mukavemet, inşa da vardır. Her devir, her zulüm, aynı reaksiyonu icap ettirmez. Zarar, zararla giderilmez (ed-Darâr lâ Yüzâlü bi’d-Darâr) fıkıh akidesidir.
Bu satırları okuyanların zihninde “Peki ne yapmalı? Hal çaresi ne?” sualleri gelebilir. Bu suale, seneler evvel Cenin şehrinden Filistinli bir arkadaşıma verdiğim şekilde cevap verebilirim: Her Müslüman ferdin yaptığı işi en iyi yapması, çok çalışarak mesleğinde, kariyerinde ilerlemesi, maddi olarak güçlenmesi, teknikte ilerlemesi, sosyoloji, edebiyat gibi sosyal branşlarda dünya çapında ilim adamlarının yetiştirilmesi, kendi içinde birliğini tesis etmesi, sağlıklı bir aileye sahip olması, kaliteli bir nüfus yetiştirmesi, dinini doğru öğrenmesi, haksızlığa karşı mücadelesini de stratejik ve diplomatik bir şekilde devam ettirmesi icap eder. Böyle olursa zamanla zaten aynı Mekke’nin fethindeki gibi problemler kolaylıkla çözülür.
Önceki Yazılar
-
TÜRKLER LATİN ALFABESİNİ HARF İNKILABI İLE Mİ ÖĞRENDİ?26.01.2026
-
RUMELİ, OSMANLI’NIN ÖZ EVLADI MIYDI?19.01.2026
-
İRAN NEREYE?12.01.2026
-
ATATÜRK NEDEN HİÇ YURTDIŞINA ÇIKMADI?5.01.2026
-
Su testisi su yolunda kırılır! - ESRARENGİZ MAHMUD ŞEVKET PAŞA SUİKASTİ29.12.2025
-
Basit ama kanlı bir darbe…
BABIALİ BASKINI22.12.2025 -
YAŞLILARLA YAŞAMA REHBERİ15.12.2025
-
“SIKIN DİŞİNİZİ!”
Tek Parti Devri Ekonomisi8.12.2025 -
İZNİK’TE BİR PAPA1.12.2025
-
BİZANS MI? DOĞU ROMA MI?24.11.2025