OSMANLILAR DÜŞMAN ARAMAZ, HEP İLERİYE BAKARDI…
Nazi Almanya’nın ideoloğu siyaset bilimcisi Carl Schmitt, demokrasi ve liberalizme karşıdır. Devleti adeta takdis eder. Huzur ve emniyetin temini için güçlü bir iç-dış düşman vurgusu yapar. Ona göre, devlet hem ölüme gönderebilme hem de öldürmeyi isteme hakkına sahiptir. Fikirleri, 1930’larda otoriter rejimlerin çok hoşuna gitmiştir.
İç ve dış düşman tayini, sadece tarihi ve sosyal travmanın eseri olmayabilir. Otoriter rejimler, yeni bir siyasî inşa safhasını meşrulaştırmak için böyle yapar. Mesela dış dünya ile problemlerin sona ermesi üzerine Türkiye’deki tek parti rejimi, dinî, etnik ve ideolojik bazı kolektif grupları (dindarları, Kürtleri, komünistleri) iç düşman olarak tayin etmiştir. Zira inkılapçı bir rejimin, düşmanları olmadan hayatta kalamayacağını biliyordu. Nitekim istiklal mahkemelerinin celladı Kel Ali şöyle söylemiştir: “İnkılâp yalnız suçluların, hainlerin değil, suça istidadı olanların, hıyanet edebileceklerin, hatta şu veya bu sebeple vücudu zararlı olanların kısacık mahkemelerden sonra öldürüldükleri zaman olur!” (Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları)
Cumhuriyetin ilk kuşakları, Osmanlı’nın yıkımından çıkmış ve büyük bir itimad-ı nefs (özgüven) buhranı yaşayan topluluktan müteşekkildi. Laiklik, alfabe inkılabı gibi radikal dönüşümler, “geri kalmışlıktan kurtulma çabası” adına bu kompleksin giderilmesi olarak anlaşılabilir. Bunlara karşı her çeşit muhalefet tehdit olarak görülmüş, “mürteci” (gerici) etiketiyle sindirilmiştir.
İzmir Suikastı (1926) sonrası başlatılan (demokrasinin yasaklanıp basının susturulduğu) Takrir-i Sükûn devri, halkın zihninde hâlâ süren “iç düşman” ve “hain” korkusunun devlet refleksine dönüştüğünü gösterir. Siyasi muhaliflerin kolayca “vatan haini” ilan edilmesi, sağlıklı muhalefet kültürünün gelişememesinin esas nedenlerinden biridir.

Demokrasiye hazır değiliz!
1908’de İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesiyle birlikte, parti içinde gelişen derin şüphecilik ve iç düşman korkusu, devlet politikasını tayin etti. “Mürteciler”, “hain Araplar”, “işbirlikçi Ermeniler”, “Jön Türkleri destekleyen Masonlar” gibi (doğru/yanlış veya mübalağalı) ifadeler bu devre damgasını vurmuştur.
1909’daki 31 Mart Vakası’nın ardından iktidar daha da otoriterleşti, meclis tesirsiz hale getirildi. Bu, halkın demokrasiye olan itimadının zayıflamasını ve “biz demokrasiye hazır değiliz” şeklindeki bir kompleksin doğuşunu gösterir. Demokrasiye her darbe, bu gerekçeyle yapılmıştır.
Gayrimüslimlerin tehciri, sadece askerî bir mecburiyet olarak değil, aynı zamanda derinleşen psikolojik bir güvensizlik ve “iç düşman” korkusunun devlet politikasına nasıl dönüştüğünün çarpıcı bir misalidir. Rumeli’deki Müslüman halkın yaşadığı katliamlara karşı duyulan intikam hissi, çaresizlikten Hristiyan topluluklara yönelmiştir. Bu, bir cemiyetin kendini devamlı çevresiyle tehdit altında hissetmesinin mahsulüdür.
Bazen iç düşman tasavvuru, bir çekememezliği saklar: “Biz fakirken, onlar nasıl zengin olur?” Bu sebeple etnik halkların tasfiyesinde, hâkim gruba verilen maddî mükafatlar, halkın hafızasının bastırılmasında rol oynamıştır. Herkes işe ortak edilirse, suç ortadan kalkar.
Sadrazam Fuat Paşa’nın Fransız imparatoruna söylediği rivayet olunan “Biz içeriden, siz dışarıdan uğraştığımız halde hâlâ yıkamadık” latifesi, sağlam bir bünyeye düşmanın vız geleceğini, esas çöküntünün kifayetsiz idarecilerin zaafından kaynaklandığını gösterir.
Bizden olmayan haindir!
1920’lerden itibaren dindarlara ve din adamlarına, öte yandan Kürtlere karşı girişilen takibat, benzeri görülmemiş bir iç düşman tasfiyesinin tezahürüdür.
Ekalliyetlere (azınlıklara) karşı linç ve yağma hareketi olan 6-7 Eylül 1955 hadiseleri, bir psikolojik patlamanın ifadesidir. Kıbrıs hadiseleri bahane edilerek İstanbul sokaklarında başlatılan bu yağma ve katliam, aslında yıllarca bastırılmış olan “gayrimüslim düşmanlığı”nın ve “içimizdeki hainler” korkusunun kitle şiddetine dönüştüğü bir misaldir.
Bunlar, sadece ekalliyetler için değil, Türk halkı cihetinden de büyük bir travmadır. Çünkü ferdlerin öfkesini meşru yollarla ifade edememesi, sistematik bastırılmışlıkların sonunda kontrolsüz bir infiale yol açabileceğini göstermektedir.
1970’lerdeki siyasi kutuplaşma, cemiyetin hâlâ “bizden olmayan haindir” telakkisinden çıkamadığını gösterir. Sağ-sol çatışması, sadece ideolojik bir fark değil, aynı zamanda psikolojik bir travmanın devamıdır. Her iki taraf da karşısındakini “vatanı satmakla” suçluyor, birbirini düşmanlaştırıyordu. Bu vasat, 1980 darbesini hazırlayan safhada devletun de tarafsızlığını kaybetmesine sebep olmuş, darbe ise yine “istikrar” ve “birlik” arayışının dayatıldığı bir çözüm olarak takdim edilmiştir.
Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler, siyasi çalkantılar ve sosyal gerilimler de benzer bir psikolojik kalıpla izah edilmektedir: “Bizi istemiyorlar!”, “dış güçler Türkiye’yi diz çöktürmek emelinde”, “içerideki iş birlikçiler…” Bu ifadeler, doğru olup olmaması bir yana, 250 yıllık ezilmişlik hissinin hâlâ politik dilde güçlü bir yer tuttuğunu göstermektedir.

Yüzleşme ve Yeniden İnşa
Cemiyetin yaşadığı bu tarihi ve psikolojik kırılmalar, elbette ki yok sayılamaz. Ama tarihte maruz kaldığı travmalara yeterince sağlıklı reaksiyon gösteremezse, mağlubiyetlerden ders çıkarmak yerine bunları bastırarak veya dış düşmana yükleyerek aşmaya çalışır.
Bu bastırılmışlık, kimi zaman mülteci ve muhacir nefreti, kimi zaman azınlık düşmanlığı, kimi zaman da siyasi muhaliflerin hainleştirilmesi şeklinde tezahür eder. Ancak maziyle yüzleşmeden, travmalarla sağlıklı şekilde hesaplaşmadan ve kendi eksikliklerini kabullenmediği müddetçe, mazinin yükü, bugünü ve istikbali esir almaya devam edecektir.
Mağduriyet diskurları (edebiyatı) yerine, şahsi tenkide açık, çok taraflı tahlillerle maziyi yeniden değerlendirmek gerekir. Çünkü ancak maziyle sıhhatli bir hesaplaşma, sosyal iyileşmenin ve yeniden inşanın önünü açabilir. Geçen asırda dünyayı mahveden Almanya, bu hesaplaşmayı yapabildiği nispette ilerlemiş, büyük devletler sömürgeci mazileriyle hesaplaşmaktan çekinmemişlerdir.
Selçuklunun külleri üzerinde kurulan Osmanlılar, XIII. asır için hayran olunacak bir şekilde, “bizi kim vurdu?” şeklinde bir iç ve dış düşman edebiyatı yapmak yerine, kendisiyle hesaplaşarak ileri bakmış ve muazzam bir muvaffakiyet elde etmiştir. Çünki sağlam bir bünyeye, düşmanın vereceği zararın ehemmiyetsiz olduğunu bilmişlerdir. Islahat layihalarında hep kendi kusurlarını teşhis edip çare aramışlardır.
Zira düşman aramak, hakiki problemleri görmeye mânidir. Dışarıda düşman aramaktan, içeride hain kovalamaktan vazgeçip, aynayı kendisine tutanlar kazanmıştır. Gerçek bir diriliş, ancak bu yüzleşmeyle mümkün olmaktadır.

İyi ve Kötü Roller
Evet, suçu birilerine atarak, çetrefil meseleyi kolayca çözmenin rahatlığı ve ruhta meydana getirdiği geçici dinginlik hiçbir şeye benzemez: “Benim ve atalarımın hiç kabahati yok. Bize kötülük yapanlar ve başımıza bu hali getirenler yabancılar, gavurlar, hainler!” Psikoloji ilminde yansıtma (projeksiyon) denilen ve bu suçu başkasına atıp kendisini temize çıkarmaya yarayan savunma mekanizması, otoritenin de işine gelir. Böylece hakiki suçlular cemiyetten saklanır, hatta kahramanlaştırılır.
Ama üstünkörü değerlendirmeler, iyi ve kötü rol dağıtımı, meseleyi çözmek şöyle dursun, hastalıklı bir cemiyet meydana getirir, sonraki nesillere de mantıksız bazı şeylerin miras bırakılmasına yol açar. Bir insanın, bir topluluğun, bir milletin kendine yaptığı fenalığı, kimse yapamaz. Hem herkesi kendine düşman etmek hem de bunların faaliyetlerine karşı uyumak, aslında kabahatin başı sayılmalıdır.
Aslında kimsenin gerçekler hakkında esaslı malumatı yoktur. Kendisine, aile ve çevre tarafından empoze edilen hastalıklı mirası terennüm etmektedir. Halbuki hiçbir şey anlatıldığı kadar basit değildir. Büyük hadiseler, sıradan hamasi cümlelerle analiz edilemez. Siyasi olduğu kadar, sosyal tarih de öğrenildikçe, mazide hakikaten neler olduğunu bilmek ve anlamak insanın ufkunu açar.

Önceki Yazılar
-
SARAY YOLU DÜZ GİDER!
Devletin Kalbi, İmparatorluğun Aynası23.02.2026 -
ATTAN İNİP EŞEĞE BİNMEK Mİ?
İlden İlçeye - İlçeden İle16.02.2026 -
“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”
DİL İNKILABININ HİKAYESİ9.02.2026 -
GÜÇLÜ DÜŞMANLA HARB ETME LÜKSÜ2.02.2026
-
TÜRKLER LATİN ALFABESİNİ HARF İNKILABI İLE Mİ ÖĞRENDİ?26.01.2026
-
RUMELİ, OSMANLI’NIN ÖZ EVLADI MIYDI?19.01.2026
-
İRAN NEREYE?12.01.2026
-
ATATÜRK NEDEN HİÇ YURTDIŞINA ÇIKMADI?5.01.2026
-
Su testisi su yolunda kırılır! - ESRARENGİZ MAHMUD ŞEVKET PAŞA SUİKASTİ29.12.2025
-
Basit ama kanlı bir darbe…
BABIALİ BASKINI22.12.2025