Gelişmiş Arama İçin Tıklayınız!

ŞEYH SAİD HÂDİSESİ: ANADOLU’DA İÇ SAVAŞ

Şeyh Said hâdisesi, basit bir zabıta vak’ası ile başlayan, yani uzun uzadıya planlanmış olmayan dinî bir isyandır. Fakat uzun zaman Kürtçü bir ayaklanma olarak lanse edilmiştir.
13 Temmuz 2015 Pazartesi
13.07.2015

Şeyh Said hâdisesi, basit bir zabıta vak’ası ile başlayan, yani uzun uzadıya planlanmış olmayan dinî bir isyandır. Fakat uzun zaman Kürtçü bir ayaklanma olarak lanse edilmiştir.

Beş asır Osmanlı hâkimiyetinde yaşadıktan sonra, Yunan ve Sırpların XIX. asır başında ayaklanarak istiklâlini elde etmesi, İstanbul’u endişelendirdi. İmparatorluğu bir arada tutabilmek için merkeziyetçi bir politika takip etmeye başladı. 1847’den itibaren Kürt beylerin idarî otonomisi kaldırıldı. Bu devirde Bedirhan Bey gibi bazı Kürt beylerinin isyanları arkasında milliyetçilik değil, bu otonominin kaldırılması yatar.

Din mi, ırk mı?

Kürtlerin idarî otonomisi kaldırıldıktan sonra, Doğu Anadolu’da yaşayan ve ticaretle meşgul olarak sermaye sahibi olmuş Ermeniler, ekonomik üstünlük kazandılar. Hükümete en yüksek bedeli ödemeyi va’deden müteahhitlerce toplanan toprak kirası ihalelerini kazanarak giderek güçlendiler. Bu da Kürtlerin hoşnutsuzluğuna sebep oldu. Kürtlerle Ermeniler arasında doğan gerginlik, zaman zaman milletlerarası güçlerin tahriklerine sebebiyet verdi 

Sultan Hamid, Kürtleri hoş tutardı. Rusya’nın muhtemel bir savaş sırasında Doğu Anadolu’yu işgalinde milis vazifesi yapmak üzere bunlardan Hamidiye Alayları kuruldu. 1908’den sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi’nin ırkçı politikası, Araplarda olduğu gibi Kürtler arasında da milliyetçilik cereyanını doğurdu. Ancak milliyetçi entelektüeller, modern fikirleri sebebiyle muhafazakâr Kürtler arasında rağbet görmedi.

İttihatçı hükümetin koyun vergisini arttırması üzerine 1913’de çıkan Bitlis hâdisesi sebebiyle Mele Selim ve çoğu peygamber soyundan gelen 30 arkadaşı asıldı. 1914’de, bugün Kuzay Iraklı politikacı Mesud Barzânî’nin dedesi Şeyh Abdüsselâm ve 5 arkadaşı da Irak’ta asıldı. 1915’de mıntıkadan sürgün edilen Ermenilerden kalan toprak ve güç, kısmen tekrar Kürtlerin eline geçti. Cihan Harbi’nde Osmanlı hilâfetini terk etmeyen bir tek Kürtler kaldı.

1918’den sonra hem memleketin dağılmasını engellemek, hem de Kürtlerin haklarını müdafaa için devlet destekli veya kontrollü cemiyetler kuruldu. Bunlardan en mühimi Kürd Teâli Cemiyeti [Kürd Yükselme Cemiyeti] idi. Kurucusu, doğudaki güçlü şeyh ve ağalardan biri olan Seyyid Abdülkâdir idi. Kendisi bu devirde hükümette nâzırlık da yapmıştı. İngiliz desteğinde Müstakil Kürdistan yerine, eskiden olduğu gibi Osmanlı hilâfetinin hâkimiyetinde Muhtar Kürdistan’a taraftardı. Doğu Anadolu’nun Ermenilere verilmesini önlemek için, Erzurum ve Sivas’ta toplanan Türk milliyetçi kongrelerine Kürdlerin de katılmalarını temin etti. Kürt aşiretleri üzerinde büyük nüfuzu vardı. Bu nüfuz kendisine hayır getirmemiş; hatta sonunu hazırlamıştır.


Şeyh idamından bir saat evvel


Şeyh kendisiyle röportaj yapmaya gelen gazeteci Hakkı Naşit ile

Hasımları sindirme fırsatı

Müttefikler, Ermeniler gibi Kürtlere de siyasî otonomi va’detmişti. Ancak I. Cihan Harbi’nden sonra Ankara ile anlaşan İngiltere bundan vazgeçti. Ermeniler gibi, Kürtler de, kullanılmış mendil gibi kenara atıldı. Süleymaniyeli köklü bir Kürt ailesine mensup Osmanlı devlet adamı Şerif Paşa, 1920 tarihli Sevr konferansına katılarak otonom bir Kürd yurdu için çalıştı ise de muvaffak olamadı. Ancak Kürt milliyetçiliği, Cumhuriyet devrinin ırkçı politikaları sebebiyle güçlenerek devam etti.

Bu devirde Kürtlerin tek problemi, Ankara’nın ırkçı politikası değil; aynı zamanda din aleyhtarı icraatı oldu. O zamana kadar Türklerle kendilerini bir arada tutan din bağının çözülmesinden sonra, artık iki halkı neyin bağladığını kendi kendilerine sormaya başladılar. Ancak Kürt halkı arasındaki ırkçı-dinî ikilik de güçlü bir şekilde sürdü. Bundan dolayı Cumhuriyetin ilk zamanlarında çıkan onlarca Kürt isyanı, milliyetçi birer hareket olmaktan ziyade, basit zabıta vak’alarının büyütülmesinden doğmuş; bir takım siyasî problemlerin amme efkârından saklanması ve yeni rejimin potansiyel hasımlarının bertaraf edilmesi için fırsat olarak görülmüştür.


 

Şeyh Said yakalandıktan hemen sonra

Bunların en mühimlerinden biri Ankara’yı aylarca uğraştıran ve güç belâ bastırılan Şeyh Said hâdisesidir. Şeyh Said, Palulu bir Nakşibendî şeyhi ve aynı zamanda köy ağası idi. Hazret-i Peygamber soyundan geldiği için mıntıkada çok itibarı vardı. Ermeni tehcirine karşı çıktığı söylenir. Hüküm sürdüğü aşiretler, Zaza denilen ve ekseri Kürtlerle aynı soydan zannedilen bir kavme mensuptu. Şeyh Ali Septî’nin oğlu olan babası Şeyh Fevzi Hınıs’a göç etmişken; Rus işgali sebebiyle Diyarbekir’in Piran köyüne hicret etmişlerdi. Sonradan Erzurum milletvekili olan Fuat ve Abdülmelik Fırat’ın dedesidir.

16 Şubat 1925 tarihinde başlayan isyan, giderek yayılmış; 15 Nisan 1925’de Şeyh Said’in yakalanmasıyla son bulmuştur. Hâdise, Anadolu’da 1919 sonlarında başlayan iç savaşın safhalarından biridir; ama sonuncusu değildir. Dinî hüviyetine rağmen, zaman zaman Kürtçü bir isyan olarak lanse edilmiştir. Neticeleri, yakın tarih cihetinden büyük ehemmiyet arzeder. Bu vesileyle Tek Parti iktidarı sertleşmiş; demokrasi ve basın hürriyeti askıya alınmış; halka nüfuz edebileceğinden çekinilen Şarktaki ağa ve âlimler ya asılmış, ya Garb’a sürülmüş; Lozan’da İngilizlere vadedilen Musul’dan vazgeçmek kolaylaşmıştır. Hâdisenin safahatını ve sonunu başka bir yazıda ele alalım inşallah.

 

"Hocaları süpürün!"