Sual:
Şer’î ile meşru/adil arasında ne fark var? Şer’î bir şey meşru/adil olmayabilir mi?Cevap:
Burada ehemmiyetli bir ıstılah farkı vardır. Bir kere kanuni yani legal ile adil yani adaletli arasında mana farkı vardır. Bir hukukî hüküm kanuni yani legal olabilir, ancak adil olmayabilir. Naziler o amansız zulümlerini hep kanuni/legal zemine oturtarak, kendi yaptıkları kanunlara riayetle icra etmişlerdi. Meşhur ittihatçı liderin, “Yok kanun yap kanun!” sözü meşhurdur. Adalet herkese hakkını vermek demektir. Kanun bazen bunu gerçekleştirmekten uzak olabilir. Peki hakkı kim tespit eder? Şer’î bir nizamda hakkı, din tespit eder. Şer’î olmayan bir sistemde ise hakkı beşerî nizam, yani örf tespit eder.İslam şeriatında şer’î, meşru ve adil kelimeleri arasındaki irtibata gelinecek olursa, bir hükmün şer’î olması, bunun Kur’an ve sünnet ile bunlardan hüküm çıkartmaya yarayan içtihat ve istinbat yollarından birine istinat etmesine denir. Meşru ise daha umumi bir tabirdir, şeriata, yani hukuka uygun demektir. İslam şeriatına göre, Kur’an ve sünnete göre verilmiş olan bir hüküm, yapılan bir iş meşrudur ve şeriatin bütün hükümleri Allah ve resulü tarafından konulduğu için ilahi adaletin tecellisidir, yani adildir.
Burada ince bir husus vardır. Bir şey şer’î olabilir, ama meşru ve adil değerlendirmesi yapmaya ihtiyaç duyulmaz. Mesela namaz, oruç, zekât şer’î işlerdir, ama meşru ve adil tabirlerinin kullanılmasına mahal yoktur. Namazın hükümlerinden birine riayetsizlik o namazı meşru olmaktan çıkarır.
Bir de İslamiyette şeriatın müsaade ettiği, ancak beğenmediği hususlar vardır. Mesela sebepsiz yere boşanmak şer’îdir, yani şer’en caizdir, yani hüküm ifade eder, fakat mekruhtur, yani Allah onu beğenmez. Gaspedilmiş elbise ile namaz kılmak meşrudur, ama mekruhtur. Zira Allah ancak takva sahiplerinin ibadetlerine sevap verir. Bu kişi namaz borcundan kurtulur, ama sevap alamaz. Ehli kitap kadınla evlenmek şer’î, dolayısıyla meşrudur, nihayet adildir, yani müslümanın hakkıdır; ancak mekruhtur. Zira çocukları müslüman terbiyesiyle yetiştirememek ihtimali yahut müslüman kızların evde kalması tehlikesi vardır. Kafirin şarabını taşımak caizdir, şer’îdir, meşrudur, adildir; ama mekruhtur. Fıkıh kitaplarında umumiyetle caiz denilen şeyler, kerahat ile meşru olan hususlardır. Kölelik, bedeni ceza, serkeş kadının ikaz ve darılmakla uslanmaması üzerine hafifçe dövülmesi gibi bugünün sosyal bakış açısıyla beğenilmeyen hususlara, şeriatın müsaade etmesi bunların hem şer’î hem de eğer şeriatın hududu içinde kalınmışsa meşru ve adil olduğunu gösterir. Kölelik hem şer’îdir, hem meşrudur, hem adildir. Ancak köle yapılması caiz olmayan birini köle yapmak gayrimeşrudur ve adaletsizliktir. Köleye kötü muamele etmek, takat getiremeyeceği işi yüklemek gayrimeşrudur ve adil değildir.
Müellefe-i kulub denilen kalbi Müslümanlığa ısındırılacak olanlara zekât verilmesi hem şer’îdir, hem meşrudur, hem adildir. Ancak burada alternatifli bir hüküm olduğundan, Hazret-i Ömer, maliye veziri iken Müslümanlık artık güçlüdür diyerek bunlara zekât vermeyi tercih etmemiştir. Bu şer’î hükmü ortadan kaldıramaz, ancak veliyyülemrin muhayyerliğini gösterir. Nitekim zekâtın verileceği sekiz sınıf insan vardır. Kişi yahut zekatı dağıtmakla vazifeli memur, bunlardan dilediğine verebilir. Kıtlık zamanında hadd-i sirkatın tatbik edilmemesi, şüpheler haddi düşüreceği kaidesine istinadendir. Evet, şer’î ile meşru aynı şey değildir. Fakat klasik fıkıh dilinde manaları ciddi ölçüde kesişir. Şer’î, şeriata nispet edilen, şeriat kaynaklı veya şeriat ölçülerine dair olan demektir. Mesela şer’î hüküm, şer’î delil, şer’î nikâh, şer’î ölçü, şer’î mazeret gibi. Buradaki şer’î kelimesi tek başına caiz veya helal demek değildir. Mesela şer’î hüküm, sadece helal hükmü değil; farz, vacip, sünnet, mübah, mekruh, haram gibi bütün teklifî hükümleri şamil olabilir. Dolayısıyla, her şer’î hüküm, yapılması meşrudur manasına gelmez. Haram da şer’î bir hükümdür; fakat yapılması meşru değildir.
Meşru, şeriat tarafından konulmuş, şer’an kabul edilmiş demektir. Fıkıh lisanında mahalline göre, şer’en izin verilen, dinen kabul edilen, hukuken sahih veya makbul olan manalarına gelebilir. Mesela, “Bu tasarruf meşrudur” denildiğinde umumiyetle şeriat cihetinden men olunmamış veya kabul edilmiş bir şey kastedilir. Fakat burada da dikkat edilmesi lazım olan husus, meşrunun teknik manası her eserde aynı genişlikte değildir. Demek ki, şer’î bir üst mefhumdur.
Bunu şöyle düşünmek faydalı olabilir: Şer’î, şeriatla alakalı olan şey; meşru ise şeriat tarafından kabul edilen ve izin verilen şeydir. Bu sebeple, her meşru şey şer’îdir denebilir. Ama her şer’î şey meşrudur, denemez; çünki haram da şer’î bir hükümdür. Mesela namaz, ticaret, nikâh hem şer’î hem meşrudur. Ama şarap içmek, zina etmek, hırsızlık yapmak hakkında şer’î hüküm vardır, ama meşru değildir. ama bunu bugün dile getirenlerin kastı bu olmasa gerektir. Fıkıh usulünde hüküm, Şâri’in fiillere müteveccih hitabıdır. Bu hitabın neticesinde, farz/vacip, mendup, mubah, mekruh, haram gibi hükümler ortaya çıkar. Dolayısıyla şer’î olmak, evvela şeriat tarafından tayin edilmiş olmakla alakalıdır; meşru olmak ise ekseri cevaz, kabul veya sıhhat meyanında kullanılır. Bir de sahih, caiz, mübah, meşru kelimelerinin birbirinden ayrılması icap eder. Bunların hepsini dinen uygun diye tercüme etmek, klasik fıkıhtaki nüansları kaybettirir. Bilhassa muamelât bahsinde sahih, caiz, meşru ve mubah aynı şey olmayabilir. Mesela bir akdin sahih olması, o akdin yapılmasının her cihetten caiz olduğu manasına gelmeyebilir. Bir fiilin caiz olması da onun mutlaka mubah olduğu manasına gelmez; vacip olan bir fiil de yapılması cihetiyle caizdir, fakat mubah değildir.
Meşru kelimesinin bir başka ehemmiyetli istimali, klasik metinlerde Şâri tarafından vazedilmiş (konulmuş) manasında daha teknik şekildedir. Şu halde kelimeyi doğrudan helal, serbest diye çevirmek yanlış olabilir. Mesela fıkıh kitaplarında meşru ibadetler denildiğinde, yapılması sadece serbest olan ibadetler değil, şeriatin meşru gördüğü, yani vazettiği ibadetler kastedilebilir.