Gelişmiş Arama İçin Tıklayınız!

Cevap: 

Husiler (resmî adlarıyla Ensarullah), Yemen’in sarp dağlarından çıkma bir milis teşkilatı iken, Babülmendep Boğazı’nı, Kızıldeniz’i ve dolayısıyla global deniz nakliyatını tek bir emirle kilitleyebilecek stratejik bir aktöre dönüşmüştür.

Şiiliğin, Zeydi fırkasına mensuplardır. İran, Irak ve Lübnan’da hâkim olan İmamiye Şia’sına göre daha ılımlı görünürler. Güya Hazret-i Hüseyn’in torunu İmam Zeyd’e bağlılık iddiasındadırlar. Halifeliğin Ali’nin ve soyunun hakkı olduğunu söyler, ama diğer halifeleri de lanetle anmazlar. Bu soydan gelen birinin imam olması için icabında ayaklanmayı meşru görürler. Bu soydan gelenler aristokratik üstünlüğe sahiptir. Harekete ismini veren Husi ailesi de bunlardandır.

Zeydiler, Yemen’in dağlık Sa’da mıntıkasında yaşarlar. Sultan Selim zamanındaki Osmanlı hakimiyetini tam manasıyla kabullenmeyerek zaman zaman isyan etmişler, çok kan dökülmesine sebep olarak Osmanlı hükümetini hayli uğraştırmışlardır. Halbuki Osmanlılar beldeyi Portekiz işgalinden kurtarmıştı. Osmanlılar olmasaydı Zeydiler şimdi Portekizce konuşan Arap asıllı Katoliklerdi.

Osmanlılardan sonra Zeydi imamı ülkenin hâkimi (melik) oldu. Mısır’da Nasır iktidara gelip Arap milliyetçiliği yayılınca, 1962’de Yemenli sosyalist subaylar darbe yaptılar ve Zeydi meliki devirdiler. Dahili harb senelerce devam etti. Kraliyet yanlısı Zeydi aşiretler dağlara çekilerek yıllarca cumhuriyetçilere karşı direndi. 1970 yılında dahili harb bitti. İmamet tamamen tarihe gömüldü. Seküler, ırkçı ve modern Kuzey Yemen Cumhuriyeti kuruldu.

Bu radikal dönüşüm, Zeydiler için sıradan bir rejim değişikliği değildi. Bu, bin yıllık siyasi, kültürel ve ekonomik hakimiyetin bir anda kaybedilmesi, devlet cihazından (mekanizmasından) dışlanma ve çölün kenarına, coğrafyanın marjinal bölgelerine itilme manasına geliyordu. Devletin merkezi kuzey dağlarından tamamen Sana ve kıyı şeridine kaydı. Dağlık kuzey mıntıkalara (bilhassa Sa’da) bilerek yatırımdan, altyapıdan, okul ve hastanelerden mahrum bırakıldı, sefalete terk edildi.

1980’li ve 1990’lı yıllara gelindiğinde, zaten ekonomik olarak ezilmiş olan Zeydi kimliği, iki büyük ölümcül tehditle karşı karşıya kaldı. Suudiler, Sa’da’nın tam merkezinde Selefi medreseleri (Demmaj Enstitüsü gibi) açtı. Devrin Yemen reisicumhuru Ali Abdullah Salih (kendisi de arka plan olarak bir Zeydi kabileye mensup olmasına rağmen), koltuğunu ve iktidarını muhafaza için Suudi Arabistan ile ittifak kurdu.

Bu dini ve kültürel kuşatmaya, kimlik erozyonuna reaksiyon olarak 1992 yılında seyyid olduğuna inanılan bir aileden gelen karizmatik din adamı Bedreddin el-Hûsî ve onun hitabeti güçlü, vizyoner oğlu Hüseyin Bedreddin el-Hûsî, Zeydi hüviyetini gençlik nezdinde ihya etmek gayesiyle, eş-Şebabü’l-Mümin (Mümin Gençler) hareketini kurdu. İlk başta bu teşkilat, dağ köylerinde yaz kampları tertipleyen, dinî tahsil veren, çocuklara Zeydi fıkhını ve tarihini öğreten oldukça sulh yanlısı, kültürel bir sivil cemiyet hareketiydi.

Ancak 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ve Ortadoğu’ya hoyratça müdahale etmesi, hareket için radikal bir dönüm noktası oldu. Hüseyin el-Husi, İslam dünyasında kabaran Amerikan ve Batı muhalifi öfkeyi arkasına alarak hareketi hızla politize etti ve paramiliter bir çizgiye çekti. Bugün de Husilerin bütün meydanlarda haykırdığı resmi sloganı (Sarha-Çığlık) haline gelen şu meşhur beş cümlelik marş o günlerde dağlarda yankılanmaya başladı: “Allah büyüktür! Amerika’ya ölüm! İsrail’e ölüm! Yahudilere lanet! İslam’a zafer!”

Asırlardır Ortadoğu’da global bir güç olma iddiasındaki İran bu fırsatı kaçırmadı. Bir yandan kuzeyde Irak, Suriye, Lübnan’daki Şiileri ve Filistin’deki Hamas’ı, öte taraftan güneyde Bahreyn ve ezeli düşmanı sair Körfez ülkelerindeki Şiileri tahrik ve takviye ederek Akdeniz-Hind Okyanusu hilali hedefini tahakkuka çalışırken, Yemen’deki Husileri de destekliyordu.

Sana’daki merkezi hükümetin bu anti-emperyalist radikalleşmeyi ve kabilelerin silahlanmasını doğrudan kendi koltuğuna tehdit olarak görmesi üzerine 2004 yılında Yemen ordu güçleri, Sa’da dağlarına şümullü askeri operasyonlar tertipledi. Hareketin lideri Hüseyin el-Husi, 2004’teki bu müsademelerde bir mağarada kıstırılarak öldürüldü. Liderin ölümü hareketi bitirmedi; aksine ona mukaddes bir şehadet aurası kazandırdı. Hareket, kurucusunun hatırasına atfen artık tamamen Husiler olarak anılmaya başlandı.

Liderliği, Hüseyin'in genç ama askeri dehası yüksek kardeşi Abdülmelik el-Husi devraldı. 2004 ile 2010 yılları arasında Husiler, merkezi hükümete karşı tam altı büyük lokal muharebe (Sa'da Harbleri) verdi. Her seferinde modern ordulara karşı dağların coğrafi avantajını, tünelleri ve asimetrik vur-kaç taktiklerini kullanarak askeri olarak daha da profesyonelleştiler ve devasa bir cephanelik ele geçirdiler. 2011 yılında Tunus ve Mısır’dan başlayarak tüm Ortadoğu’yu sarsan Arap Baharı dalgası Yemen’e ulaştığında, 33 yıllık Ali Abdullah Salih rejimi kitlelerin protestolarıyla sallandı ve Salih sonunda istifa etmek mecburiyetinde kaldı. Meydana gelen büyük siyasi otorite boşluğunu, geçiş hükümetinin zaaflarını ve memleketteki kaos vasatını çok iyi analiz eden Husiler, dağlardan inerek tarihin en büyük pragmatik hamlelerinden birini tahakkuk ettirdiler.

2014 yılının Eylül ayına gelindiğinde, halkın ekonomik kriz, akaryakıt zamları ve yeni hükümetin yolsuzluklarına karşı olan kör öfkesini ustaca arkasına alan Husi militanları, başkent Sana’yı neredeyse tek bir kurşun bile sıkmadan, askeri birliklerin de göz yummasıyla ele geçirdi. Enteresan ve şoke edici bir makyavelizmle, birkaç yıl önce kendilerine karşı altı kez harb açan eski düşmanları, devrik lider Ali Abdullah Salih ile gizli bir askeri ittifak kurdular.

2015 yılında yeni reisicumhur Mansur Hadi sarayından kaçarak Suudi Arabistan’a sığındı. Bunun üzerine Suudi Arabistan liderliğindeki zengin körfez ülkeleri koalisyonu, Husileri birkaç hafta içinde ezmek maksadıyla Yemen’e Kararlılık Fırtınası adıyla muazzam bir askeri müdahale ve hava harekâtı başlattı. Fakat milyarlarca dolarlık modern jetler ve tanklar, Husilerin sarp dağlardaki gerilla tecrübesi ve inatçı mukavemeti karşısında tam manasıyla Yemen batağına saplandı. Husiler bu safhada ittifak yaptıkları Ali Abdullah Salih’in kendilerinden gizli olarak Suudilerle görüştüğünü fark edince, 2017'de onu da tek bir operasyonla ortadan kaldırarak kuzeydeki mutlak güç haline geldiler.

Husilerin mahalli, marjinal bir aşiret isyanından lokal dengeleri sarsan, Kızıldeniz'i kapatıp İsrail'e balistik füze fırlatabilen global bir tehdide dönmesinin arkasındaki en büyük stratejik kaldıraç ve lojistik katalizör şüphesiz İran ve onun bölge dışı operasyon cihazıdır (mekanizmasıdır).

İran, 1979 inkılabından itibaren kendi ideolojisini ihraç edebileceği, Ortadoğu'da nüfuz kurabileceği her Şii topluluğu mercek altına almıştı. Husilerin kurucu babası Bedreddin el-Husi ve oğlu Hüseyin, 1980’li ve 90’lı yıllarda Şiiliğin dini merkezi olan İran'ın Kum şehrinde uzun müddet yaşadılar ve Humeyni ideolojisini yerinde tetkik ettiler. Bu safhada, Zeydiliğin ananevi olarak Sünnilere karşı olan mutedil ve sulhane vaziyeti, İran’ın Velayet-i Fakih (Ayetullahların mutlak siyasi liderliği) teorisinden, Batı muhalifi retoriğinden ve Devrim Muhafızları’nın hücre tipi milis teşkilatlanma modelinden derinden tesir gördü. Husiler, inanç olarak Caferiliğe tamamen geçmeseler de siyasi vizyon, propaganda teknikleri ve askeri kültür cihetinden Tahran ile tam bir doktrinel entegrasyon temin ettiler.

Bilhassa 2015’teki Suudi askeri müdahalesinden sonra İran, Husilere müteveccih örtülü desteğini zirveye çıkardı. Birleşmiş Milletler güvenlik raporlarına, ele geçirilen mühimmat gemilerine ve milletlerarası istihbarat analizlerine göre İran Devrim Muhafızları Ordusu (Kudüs Gücü) ve Lübnan Hizbullahı, Yemen’e deniz yoluyla ve Umman çölleri üzerinden gizlice füze, drone ve siber harb mütehassısları gönderdi.

Tahran, Husilere şu hayati lojistik imkânları temin etti: Kaçakçılık ağları ve parçalı sevkiyat yoluyla Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Umman üzerinden balistik füze motorları, güdümlü füze başlıkları, fiber optik bileşenler ve dron parçaları balıkçı tekneleriyle Yemen’e sokuldu. İran, Husilere sadece hazır silah vermedi; teknoloji transferi hasıl etti. Onlara talim vererek İran’ın füzelerini Yemen’deki yeraltı tünellerinde ve mağaralarında Kuds-4, Sayyad veya Burkan adlarıyla monte edip imal edebilecek lokal bir askeri-endüstriyel kapasiteye ulaştırdı. Ayrıca stratejik akıl ve istihbarat desteği temin etti. Husiler, sadece kendi dağlarını müdafaa eden mahalli bir kabile olmaktan çıkarılarak, İran’ın Suudi Arabistan, İsrail ve ABD’ye karşı mıntıkada kullandığı, coğrafi olarak en stratejik noktada mevzilenmiş, en az maliyetli ama en yüksek tahrip gücüne sahip vekil gücü haline getirildi. Kızıldeniz'deki İran casus gemilerinden akan anlık istihbarat datalarıyla, Husiler denizdeki ticari gemileri nokta atışıyla vurma kabiliyeti kazandı.

Bugün gelinen noktada Husiler, Yemen nüfusunun yaklaşık %70 ila %80'inin sıkışıp yaşadığı dağlık kuzey mıntıkalarını, stratejik liman şehir Hudeyde’yi ve tarihi başşehir Sana’yı demir yumrukla, totaliter bir teokrasiyle idare etmektedir. Kendi adlarına vergi toplamakta, çocukları askere almakta ve tamamen müstakil bir devlet gibi hareket etmektedirler.

Halihazırda Ortadoğu'daki lokal fay hatları kırılırken, Husilerin Gazze ve Lübnan'daki çatışmalara paralel olarak Kızıldeniz'deki milletlerarası ticari ve askerî gemilere tertiplediği füzeli ve kamikaze dronlu faaliyetler, global tedarik zincirlerini, navlun fiyatlarını ve Süveyş Kanalı ekonomisini kökten sarsmıştır. Batılı devletlerin kurduğu milletlerarası askeri koalisyonlar dahi Husilerin bu asimetrik taarruz kapasitesini tamamen ortadan kaldırmaya muvaffak olamamıştır.

Zeydiliğin bin yıllık hırçın, tavizsiz ananesi ve düzene karşı huruç (isyan) doktrini, İran’ın asimetrik askeri teknolojisi ve jeopolitik dehasıyla birleştiğinde ortaya Ortadoğu’nun çözülmesi en zor, en girift denklemlerinden biri çıkmıştır. Husiler artık sadece Yemen dahili harbiyle sınırlı mahalli bir problem değil; Washington’dan Pekin’e, Riyad’dan Tel Aviv’e kadar global aktörlerin global deniz ticareti ve enerji emniyeti hesaplarında ilk sıraya yazmak mecburiyetinde olduğu kalıcı bir jeopolitik realitedir.


24 Eylül 2026 Perşembe
Alakalı Başlıklar