Sual: Evliya öldükten sonra tasarruf eder mi?
Cevab: Evet. Zira ruh ölmez. Berika’da der ki: "Peygamberler ve veliler öldükten sonra da bunlar vasıtası ile Allahü tealaya yalvarmak caizdir. Böyle dua etmeğe, tevessül ve istigase etmek denir. Çünkü, bunlar ölünce, mucizeleri ve kerametleri devam eder. İmamülharemeyn diyor ki, “Kerametin, öldükten sonra da devam ettiğini yalnız ehl-i bidat [Vehhabiler ve onlara inanan ham sofu kaba yobazlar] inkâr eder.” Mısır’daki Maliki mezhebinin büyüklerinden Ali Echuri diyor ki, “Veli, dünyada iken, kınındaki kılınç gibidir. Ölünce, kınından çıkan kılınç gibi olup, tasarrufu, tesiri kuvvetlenir.” Bu sözü, Ebu Ali Sencî de, Nurü’l-Hidaye kitabında yazmaktadır. Çünki beşerî hasletlerden kurtulup ruhu dünya alakalarından azat olmuştur."
Şeyhülislam Ahmed bin Süleyman bin Kemal Paşa Hadis-i Erbain kitabında 18. hadis-i şerif olarak şunu nakleder: “Bir işinizde şaşırırsanız ölmüşlerden yardım isteyiniz!” Şeyhülislam bu hadis-i şerifi şöyle izah eder: “Ruhun bedene bağlanması, kuvvetli bir aşk ile olmuştur. İnsanın ölmesi, ruhun bedenden ayrılması demektir. Fakat, ruh ayrıldıktan sonra, bu aşkı bitmez. Ruhun bedene olan sevgisi, kuvvetli çekmesi, öldükten sonra, uzun zaman bitmez. Bunun içindir ki, ölülerin kemiğini kırmak, mezarı üstüne basmak yasaktır.
Bir insan, kuvvetli, olgun ve tesiri çok olan bir zatın mezarı yanında durup, o toprağı ve o zatın bedenini düşünse, o zatın ruhunun, bedenine ve dolayısı ile, o toprağa bağlılığı olduğundan, bu iki ruh karşılaşır. Gelen insanın ruhu, o zatın ruhundan çok şeyler edinir ve güzelleşir, olgunlaşır. İşte bu faydadan dolayı, kabir ziyaretine izin verilmiştir. Bundan başka sebebler de yok değildir. Fahreddin Razi, Metalib-i Aliyye’de diyor ki, ‘Gelen insanın ruhu ile, kabirdeki zatın ruhu, birer ayna gibidir. Birbirinin karşısına gelince, her birinin ışığı, ötekinde akseder. Gelen kimse, o toprağa bakıp, Hak Tealanın büyüklüğünü, öldürmesini, diriltmesini düşünüp, kaza ve kaderine razı olup, nefsi kırılırsa, ruhunda marifet, feyiz hasıl olur. Bunlar, o zatın ruhuna sirayet eder. Bunun gibi, o zat, öldükten sonra, ruh aleminden ve rahmeti ilahiden ona gelmiş olan ilimler, kuvvetli eserler, onun ruhundan, gelen insanın ruhuna sirayet eder, geçer.’
A’lâm kitabının sahibi diyor ki, Peygamberlerin ruhları göklerde ve diledikleri yerlerde ve kabirlerinde zuhur eder. Kabrlerinde her an bulunmadıkları gibi, hep de ayrı kalmazlar. Kabirleri ile münasebetleri ve o toprağa ayrı bir bağlılıkları vardır. Bunun nasıl olduğu bilinemez. Bunun için, onları ziyaret etmek müstehabdır. Her Müslümanın ruhu ile kabri arasında, devamlı bir bağlılık vardır. Kendilerini ziyaret edenleri anlarlar. Selamlarına cevap verirler. Bunun içindir ki, hafız Abdülhak İşbilî’nin Akıbet kitabındaki hadis-i şerifte, ‘Bir mümin, tanıdığı bir müminin kabrine gelip selam verince, onu tanır ve cevap verir’ buyuruldu.” (Kemalpaşazade'den iktibas tamam oldu.)
Seyyid Abdülhakîm Arvasî Rabıta-i Şerife kitabında der ki: “Büyük bir zatın kabrini ziyaret eden kimse, ona rabıta ederse, yani dünya işlerini hiç düşünmeyip, kalbine hiç birşey getirmeyip, o zatın ruhunu, his organları ile anlaşılamayan bir nur farz ederek, bunu kalbinde bulundurursa, o ruhtan, kendi kalbine bir şeyler akmağa başlar. O zatın feyizlerinden bir feyiz ve hallerinden bir hal, kendinde hasıl oluncaya kadar, bu nuru kalbinde saklamalıdır. Çünkü, Evliyanın ruhları, feyizlerin kaynağıdır. Kaynağı kalbine koyan, bunun feyzine, nimetine, bilinmeyen ihsanlarına elbette kavuşur. Ruhu kuvvetlenir, olgunlaşır. Kabir yanına gelince, önce selam verilir. Mezarın sağ yanına, yani kıble tarafına, ayak ucuna yakın durur. Tanıdığı gibi, şeklini, suretini hatırına getirir. Euzü ve besmele ile bir Fatiha ve on bir İhlas okur. Sevabını Resulullah efendimizin ve bütün peygamberlerin ve eshab-ı kiramın ve evliya-i izamın aleyhimürrıdvan ruhlarına ve bu zatın ruhuna hediye eder. Sonra oturur. Onun ruhunu, gönlünde bulundurur. Kalbinde bir şey hasıl oluncaya kadar durur. Gelen kimse almasını bilir ise, o zat da vermeğe ehl, olgun bir Veli ise ve şartları gözeterek beklerse, elbette bir şey ele geçer. Bu şartlar, o zatın kendisini tanıdığına, selamını işitip cevap verdiğine, ruhunun, kâmil, olgun olduğuna, ruhunun bir zamana ve yere bağlı olmadığına, nerede hatırlarsa, orada imiş gibi feyiz vereceğine, Allahü teala, feyzini, ruhun gıdasını, onun ruhu ile gönderdiğine inanmaktır. Üzüm isteyen, bağa gidip asmadan koparır. Erik ağacına gitmez. Su isteyen, kaynağa, çeşmeye gider. Ağaca veya sobaya gitmez. Buğday isteyen, tarlasını sürer, eker, biçer. Çocuk isteyen, evlenir. İlaç isteyen bir hasta, tabibe ve eczahaneye gider. Bakkala, avukata gitmez. Kalbin gıdasını, ruhun temizliğini isteyen de evliyanın kalbine, ruhuna başvurur. Allahü teala, bu nimetlerini, Evliyanın kalbinden göndermektedir. Her şeyi yaratan, gönderen, yalnız Allahü tealadır. Fakat her şeyi belli bir sebeple göndermek, Onun adetidir. Onun nimetine kavuşmak isteyenin, Onun adetine uyması, sebebi arayıp, bulup, öğrenip, Onun sebebine yapışması lazımdır. Sebepleri aramamak ve öğrenmek istememek, Allahü tealanın adetini bozmak olur. Fen derslerini, fen bilgilerini öğrenmek, Onun adetine uymak, sebepleri öğrenmek demektir. Bir kabirden feyiz almak için, o zata karşı, diri imiş gibi, edep ve saygı göstermek, kabri üzerine basmamak da lazımdır. O zat, mürşid-i kâmil ise, kalbdeki nispet, geç hasıl olup, uzun zaman kalır. Mürşid olmayan veli ise, hasıl olan feyiz ve nispet, keskin ve çabuk gelip geçici olur. Bu halleri bilmeyenler, yukarıdaki 'İşlerinizde şaşırdığınız zaman kabir ehlinden yardım isteyin' hadis-i şerife inanmaz, mevdudur derler. Usul-i hadis âlimleri, bir hadisin sahih olması için koydukları şartları taşımayan bir hadise mevdu der ki, ‘Benim ictihadıma göre sahih olmamıştır’ demektir. Hadis değildir demezler.”
Abdülhak Dehlevi Mişkat tercümesinde buyuruyor ki, “Peygamberler ve evliya öldükten sonra, bunlardan yardım istemeğe, meşâyıh-ı ızam ve fukaha-yı kiram caizdir dedi. Keşif ve kemal sahipleri, bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu ruhlardan feyiz alarak yükseldiler. Böyle yükselenlere üveysi dediler. İmam-ı Şafii buyuruyor ki, İmam-ı Musa Kazım’ın kabri, duamın kabul olması için bana tiryak gibidir. Bunu çok tecrübe ettim. İmam-ı Gazali buyurdu ki, diri iken tevessül olunan, feyiz alınan kimseye, öldükten sonra da tevessül olunarak feyiz alınır. Ahmed bin Zerruk diyor ki, Ebu’l-Abbas-ı Hadremi hazretleri bana sordu ki, diri olan veli mi, yoksa ölü olan mı daha çok yardım eder? Herkes, diri olan diyor. Ben ise, ölü olan daha çok yardım eder diyorum dedim. Doğru söylüyorsun. Çünki diri iken, kullar arasındadır. Öldükten sonra ise, Hakkın huzurundadır buyurdu. İnsan ölürken ruhunun ölmediğini ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler açıkça bildiriyor. Ruhun şuur sahibi olduğu, ziyaret edenleri ve onların yaptıklarını anladıkları da bildiriliyor. Kamillerin, velilerin ruhları, diri iken olduğu gibi, öldükten sonra da, yüksek mertebededirler. Allahü tealaya manevi olarak yakındırlar. Evliyada, dünyada da öldükten sonra da keramet vardır. Keramet sahibi olan ruhlardır. Ruh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerameti yapan, yaratan, yalnız Allahü tealadır. Her şey O’nun kudreti ile olmaktadır. Her insan, Allahü tealanın kudreti karşısında, diri iken de ölü iken de hiçtir. Bunun için, Allahü tealanın dostlarından biri vasıtası ile bir kuluna ihsanda bulunması şaşılacak bir şey değildir. Diri olanlar vasıtası ile çok şey yaratıp verdiğini, herkes, her zaman görmektedir. İnsan diri iken de ölü iken de bir şey yaratamaz. Ancak Allahü tealanın yaratmasına vasıta, sebep olmaktadır.”
Abdülhakimi Siyalküti hazretleri, Zadü’l-Lebib’de diyor ki: “Ölü yardım yapamaz diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Dua eden, Allahü tealadan istemektedir. Duasının kabul olması için, Allahü tealanın sevdiği bir kulunu vasıta yapmaktadır. Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver demektedir. Yahut Allahü tealanın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek, ‘Ey Allahın Velisi, bana şefaat et! Benim için dua et! Allahü tealanın dileğimi ihsan etmesi için vasıta ol!’ demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü tealadır. Veli, yalnız vesiledir, sebeptir. O da fanidir. Yok olacaktır. Hiç birşey yapamaz. Tasarrufa, gücü kuvveti yoktur. Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allahtan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de dua istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden dua istemek, bir şey istemek, dinimizde yasak edilmemiştir. Hatta müstehab olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra keramet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini isbat etmeleri lazımdır. Evet, Evliyanın bir kısmı öldükten sonra, alem-i kudse yükseltilir. Huzur-i ilahide her şeyi unuturlar. Dünyadan ve dünyada olanlardan haberleri olmaz. Duaları duymazlar. Bir şeye vasıta, sebep olmazlar. Dünyada olan, diri olan evliya arasında da böyle meczublar (cezbedilmiş zatlar) bulunur. Bir kimse, keramete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini isbat edemez. Kur'an-ı kerim, hadis-i şerifler ve asırlarca görülen, bilinen hadiseler, onu haksız çıkarmaktadır. Bir cahil, bir ahmak, dileğini Allahü tealanın kudretinden beklemeyip, veli yaratır, yapar derse, bu düşünce ile ondan isterse, bunu elbet yasak etmeli, ceza da yapmalıdır. Bunu ileri sürerek, İslam âlimlerine, ariflere dil uzatılamaz. Çünkü Resulullah kabir ziyaret ederken, mevtaya selam verirdi. Mevtadan bir şey istemeği yasak etmedi. Ziyaret edenin ve ziyaret olunanın hallerine göre, kimine dua edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin kabirde diri olduklarını her Müslüman biliyor. Buna karşı kimse bir şey diyemiyor. Fakat, evliyanın kabirde yardım yapacaklarına, onlardan yardım istenmesine inanmayanları işitiyoruz.”
Abdülhak-ı Dehlevi, Cezbü’l-Kulub kitabında diyor ki: “İbni Ebi Şeybe haber verdi: Hazret-i Ömer zamanında Medine’de kıtlık oldu. Bir kimse, Kabr-i Nebeviye gelip, Ya Resulallah! Ümmetin için yağmur duası yap! Helak olacağız, dedi. Resulullah rüyasında görünüp, Ömer’e git! Yağmur geleceğini müjdele buyurdu. İbni Cevzi diyor ki, Medine’de kıtlık oldu. Hazret-i Aişe’ye gelip, yalvardılar. Resulullah’ın türbesinin tavanını deliniz, buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Kabr-i şerif ıslandı.” Bu iki haber, eshab-ı kiram zamanında kabirden yardım istenildiğini gösteriyor. Hatta müctehid Hazret-i Aişe kabirden yardım istenilmesini emir buyurmuştur. Resulullah da kabrinden yardım isteyene yağmur yağacağını müjdelemiştir. Bunun için, Resulullah’ın kabrinden yardım istemeğe inanmamak, eshab-ı kiramın icmasını inkâr etmek olur. Hısnü’l-Hasîn’de bildirildiği gibi, Resulullah Aleyhisselam, “Hayvanı kaçan kimse: ‘Ey Allahın kulları! Bana yardım ediniz! Allahü teala da size merhamet eylesin’ desin!” buyurdu. Bir hadis-i şerifte, “Korkulu olan yerde, üç kere: ‘Ey Allahın kulları! Bana yardım ediniz’ demeli” buyuruldu. Bu dua çok tecrübe edilmiştir. Bir hadis-i şerifte, “Bir şeyden zarar gören, abdest alıp iki rekat namaz kılsın! Sonra; Ya Rabbi! Senden istiyorum. Senin alemlere rahmet olan Peygamberin Muhammed aleyhisselamı vesile kılarak sana yalvarıyorum. Ya Nebiyyallah! Dileğimi kabul etmesi için rabbime seni vesile ediyorum. Ya Rabbi! Onu bana şefaatçı et desin” buyuruldu. Her Müslüman namaz kılarken, “Esselamü aleyke eyyühen-nebiyyü!” diyerek Resulullah’a seslenmektedir. İnanmayanlara cevap olarak yalnız bu yetişir. Hem de, rabıtanın caiz olduğunu isbat etmektedir. Evliyaya rabıta yapmak, iyi göremeyen yaşlı kimsenin gözlük kullanmasına benzer. “Vesile arayınız!” ayet-i kerimesi, Allahü tealadan feyiz alabilmek için büyük âlim aramak lazım olduğunu göstermektedir.
4 Haziran 2026 Perşembe